bence öyle. izlemek, gözlemlemek şaşırtmaya yetebiliyor...
şu ara çok da beynimi uyuşturma dönemimde değilim. sıkılıyorum dizilerden, daha doğrusu gereksiz laflardan; sırf birşeyler izlerken değil günlük hayatta da... sabredemiyorum dolayısıyla ne kore dizisine ne japon ya da başka bir şey filmine
ama blog açmışken en azından ayda bir kez iki kez birşeyler yazmalı diye de bir sorumluluk hissi çöktü demin üstüme. dedim bari en son izlediğim şu filmden bahsedeyim.
baraka, ron fricke'in 92den kalma belgeselimsi filmi. söz, daha doğrusu bizi ilgilendiren bir diyalog yok (gereksiz diyalogdan sıkılan bünyelere şahane?), güzel bir kurgu muhteşem görüntüler var 20küsür ülkeden... film hakkında atıp tutmayı ise bir sonraki yazıya erteliyorum şimdilik zira filmi yolda çoluk çocuk ağlamasıyla, arada pek kısa uyuklamalarla izledim pişmanım bu bakımdan.
o vakte kadar fragmanlarıyla başbaşa bıraksam sizi? işin esası, öksürmekten kafamı çok da toparlayamıyorum
bunu seven bunu da sevdi gibisinden önermelerle izleyeceğim bir sonraki film ise godfrey reggionun yönetmenliğini yaptığı, tüketim toplumundan dem vurarak sanırım insanlığımızdan utanmamızı sağlayacak adı bana pek zor işbu film:
beynimi uyuşturasım yok dedim di mi ben yukarda?sanki iki gündür günde 12şer saat uyuyan ben değilmişim gibi.... insan en azından kendi içinde az tutarlı olur....
beynimi uyuşturmak istemiştim sadece
kim??: http://tinyurl.com/baslarken
Sunday, May 27, 2012
Tuesday, May 1, 2012
made in europe
çiztanbul sonrası made in europetan anlaşılması gereken belki de baharın gelmesi -ya da gelmesi gerekmesi- sebebiyle midir ne gurbetçi efkarının üstüme çökmesi olabilir... bayadır izliyeyim diyordum bu filmi anca keyfim geldi ve... abi var bu insanlar! bunu göstermek adına izlenmeli izletilmeli.. başka da bir beklentim yoktu zaten.
madrid kısmını tam anladığımı söyleyemeyeceğim, öff kim uğraşacak iki cümle ispanyolca için altyazıyla diye üşendim ve sonunu anlamadım,benim mallığım olsun aramızda kalsın...
evet, bir sürü tanıdık oyuncu var, senaryo& yönetmen ise inan temelkuran.
ben belki çok yaşamadım bunları, karışmadım aralarına o kadar ama izleyince aklıma geldiler, filmde de değinildiği gibi herkes herkesin arkasından zaten konuşuyor,bense aralarında sadece para kazanmak adına bulunuyorum -herkes paranın derdinde de okulun yanında kastettiğim-, en güzeli uzaktan bakmaktır desturunu benimsemiştim...
neyse işte izleyince göreceğiniz, abuk sabuk konuşmalar, kaldıkları yerler, patronlar, patronla işçilerin arasındaki ilişki (garip bir arkadaşlığımsı?), o ülkeden bu ülkeye geçmeler,kaçak çalışmalar-çalıştırmalar, ötekini başka ülkeden tanımalar, çocuklar, sahte evlilikler, karmaşık aileler-aile ilişkileri, sığınmacılar, okuyup iş edindiği halde bu gruptan kopamayanlar, köpek gibi çalıştırılmalar, dönme isteği ama beklentilerin yarattığı baskı... ne bileyim ben bir yıl içinde hepsinden azar azar gördüm, gördüklerimin sadece yaşananların küçük bir kısmı olduğunu bilerek... ve ötesini az buçuk tahmin ederek
tabiki de sadece bu değil yurtdışındaki türklerin hayatı, ama çok canimcicimsüper bir elit değilseniz orada burada en çok karşılaşıp muhtemelen görmezden geleceğiniz veya en fazla memleket nere/siz nereden? şeklinde bir diyalog yaşayıp dönünce belki sadece 'en alakasız yerde bile türk var' şeklinde bahsedeceğiniz kişiler çok sayıdalar ve bir kesiminin böyle bir hayatı var, yanında da ciddi (yaşam şeklinden oluşma psikolojik) sorunları... sırf türkler de değil,filmde azıcık gösterildiği gibi avrupalı olmayan -aşağı kesim- yabancı güruhu için benzer hikayeler söz konusu sanki... hatta bazı ülkelerden gelenlerin yanında türk/kürtlerin hali iyi bile kalabiliyor ne yazık ki
izlemesi biraz zor,sıkıcı ya da anlamsız gelebilir belki başta, kopuk da zira film ama anlat bakalım diyeni yanıtlarken arka planım olabilecek bir film bu benim için, bak bu var ya onun gibi biriyle şurada tanışmıştım diyeceğim.
(bazen düşünmüyor değilim, bu yurtdışındaki öğrenciler birbirinden karizmatik anılarla karşılaşırken ben nasıl bu insanları aramadığım halde buldum diye..)
ayrıca film 15. altın koza film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmış, 18 kişi beraber... şaka mı dedim, 18kişilik en iyi erkek oyuncu ödülü... ona bakarken radikaldeki şu röportaja rasladım,anlatmışlar işte filmin nasıl çekildiği, yayınlandığı, oyuncuların ödülü bırak filmden bile neredeyse haberdar olmamalarını falan.. hoşuma gitti
teoman kumbaracıbaşını pek bilmiyordum, yazı/tura diyince birşeyler çağrıştırıyor ama o da sonradan. neyse kim ki bu derken şöyle bir müzik grubu olduğunu gördüm ve sevdim pek.
http://www.myspace.com/acaipademler
sevdiğim diğer bir yanı da şarkı sözleri, ünlü şairlerin sözlerinden yola çıkma..tanıtmışlar işte kendilerini şurada
marshall planı nı amfi olarak düşünmek.. bilemedim ki, a sunucu hiç mi dinlemedin şarkılarını?
madrid kısmını tam anladığımı söyleyemeyeceğim, öff kim uğraşacak iki cümle ispanyolca için altyazıyla diye üşendim ve sonunu anlamadım,benim mallığım olsun aramızda kalsın...
evet, bir sürü tanıdık oyuncu var, senaryo& yönetmen ise inan temelkuran.
ben belki çok yaşamadım bunları, karışmadım aralarına o kadar ama izleyince aklıma geldiler, filmde de değinildiği gibi herkes herkesin arkasından zaten konuşuyor,bense aralarında sadece para kazanmak adına bulunuyorum -herkes paranın derdinde de okulun yanında kastettiğim-, en güzeli uzaktan bakmaktır desturunu benimsemiştim...
neyse işte izleyince göreceğiniz, abuk sabuk konuşmalar, kaldıkları yerler, patronlar, patronla işçilerin arasındaki ilişki (garip bir arkadaşlığımsı?), o ülkeden bu ülkeye geçmeler,kaçak çalışmalar-çalıştırmalar, ötekini başka ülkeden tanımalar, çocuklar, sahte evlilikler, karmaşık aileler-aile ilişkileri, sığınmacılar, okuyup iş edindiği halde bu gruptan kopamayanlar, köpek gibi çalıştırılmalar, dönme isteği ama beklentilerin yarattığı baskı... ne bileyim ben bir yıl içinde hepsinden azar azar gördüm, gördüklerimin sadece yaşananların küçük bir kısmı olduğunu bilerek... ve ötesini az buçuk tahmin ederek
tabiki de sadece bu değil yurtdışındaki türklerin hayatı, ama çok canimcicimsüper bir elit değilseniz orada burada en çok karşılaşıp muhtemelen görmezden geleceğiniz veya en fazla memleket nere/siz nereden? şeklinde bir diyalog yaşayıp dönünce belki sadece 'en alakasız yerde bile türk var' şeklinde bahsedeceğiniz kişiler çok sayıdalar ve bir kesiminin böyle bir hayatı var, yanında da ciddi (yaşam şeklinden oluşma psikolojik) sorunları... sırf türkler de değil,filmde azıcık gösterildiği gibi avrupalı olmayan -aşağı kesim- yabancı güruhu için benzer hikayeler söz konusu sanki... hatta bazı ülkelerden gelenlerin yanında türk/kürtlerin hali iyi bile kalabiliyor ne yazık ki
izlemesi biraz zor,sıkıcı ya da anlamsız gelebilir belki başta, kopuk da zira film ama anlat bakalım diyeni yanıtlarken arka planım olabilecek bir film bu benim için, bak bu var ya onun gibi biriyle şurada tanışmıştım diyeceğim.
(bazen düşünmüyor değilim, bu yurtdışındaki öğrenciler birbirinden karizmatik anılarla karşılaşırken ben nasıl bu insanları aramadığım halde buldum diye..)
ayrıca film 15. altın koza film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmış, 18 kişi beraber... şaka mı dedim, 18kişilik en iyi erkek oyuncu ödülü... ona bakarken radikaldeki şu röportaja rasladım,anlatmışlar işte filmin nasıl çekildiği, yayınlandığı, oyuncuların ödülü bırak filmden bile neredeyse haberdar olmamalarını falan.. hoşuma gitti
teoman kumbaracıbaşını pek bilmiyordum, yazı/tura diyince birşeyler çağrıştırıyor ama o da sonradan. neyse kim ki bu derken şöyle bir müzik grubu olduğunu gördüm ve sevdim pek.
http://www.myspace.com/acaipademler
sevdiğim diğer bir yanı da şarkı sözleri, ünlü şairlerin sözlerinden yola çıkma..tanıtmışlar işte kendilerini şurada
marshall planı nı amfi olarak düşünmek.. bilemedim ki, a sunucu hiç mi dinlemedin şarkılarını?
Friday, April 13, 2012
Çiztanbul
ne diyim, "ah bu gurbetçilik"?
seviniyorum istanbuldan uzaktayken istanbul lafı duyduğumda. filmde falan istanbul kelimesini duyunca sevinenlerdenim işte. (aa bu arada şu demin bahsettiğim ride awayde sonunda o otogarın karmaşasından da dem vurmuşlar, cânım keratalar)
neyse çiztanbul. çıkmış mı çıkıyor muymuş eli kulağında mıymış neymiş.
şurdan alınabilir imiş mesela online http://www.kertenpelex.com/cizgi-roman/rad/ciztanbul.html
Labels:
çizgiroman
siyah beyaz, who r you, ride away, falan filan...
Nedense internet servis sağlayıcımızın canı bize yeni modem göndermek istemiş, ama bunu bize haber vermemiş, postacı eve gelmiş ama evde kimseyi bulamamış,vs vs vs lerle bir de bakmışsın internet kesik; daha kötüsü 4 günlük paskalya tatili, üstüne internet ayarlarına sahip çocuk bir bilinmez şehirde derken derken ben epeyce bir film izledim. Daha doğrusu bilgisayardaki filmleri, bir kısmını tekrardan ,izledim ilk önce gelir ya internet umuduyla( 2046, in the mood for love, chungking express seviyorum bu üçlüyü sanki)
Ride away diye bir kore filmi izledim, işte beklendik kore filmi, dingin falan, azıcık aşk var ama eski aşk da var, kız bırak artık onu yakarışına girer, zayıf at-beklenmeyen- kazanırsa dilek gerçekleşicek umudu, falan filan derken eeen bir sonunda ben “eyhh tipik” kategorisine soktuğumdan başka türlü ummuştum. Mutlu son dediğin tek tip değil tabi
Bir haftadır internetsiz olunca alıp bilgisayarı okula götürdüm, lakin kimsenin uğramadığı penceresiz lab.ımın popüler olacağı, dolup taşacağı tuttu, ve o arada dünyanın en gereksiz filmlerinden birini yüklemişi.. sırf iyi bir kısmı çıkar,güzel manzara neyim gösterir hevesiyle sonuna kadar izledim ve öehh çekerek de silmişim galiba ki şimdi adına bakayım dedim yok bilgisayarda. Olaki çin işi belgesel seslendirmecisiyle lösemi kızın aşkını anlattığını söyleyen bir yol filme denk gelirseniz,ve 20 yaşın da üzerindeyseniz zaman harcamayın derim. Ne belgesel seslendiricisi anım şanım bir seslendirme yapıyor ne de koca Çinde yol diye gittikleri yerler adam gibi gösteriliyor. Tamam her senaryo güzel olacak diye bir beklentim yok ama asya filmlerini konusunu beğenmesem de sonuna kadar izlememi sağlayan görsellik burda beni pek etkilemedi. Ayrıca oradaki kız gibisinden birini biliyorum, allah anasına babasına sabır versinden öte bana uzak onlara yakın olsun şeklinde ikinci de bir dileğim var.
Aa sahi bu film değil de niye ne zaman indirdiğimi bilmediğim who r u denen film fena değildi. Sıkıldım mıkıldım biraz ama senaryonun potansiyeli vardı. Zorlama yerleri, bunu da koyalım ki klişelere doyalım gibi hisler verdi bana ama izledim bitirdim, belki de üsttekinin etkisiyle de kayda değer buldum.
O değil de....şeklindeki pek sevdiceğim lafla konuyu değiştirecek olursam, siyah beyaz derim!ekşisözlüğe baktım demin pek sevilmemiş. Niye sevmediniz ama ya? Ben mi bu muhabbetlere hasret olduğum için “sıcak” buldum filmi?delicesine iki tek aracak adam bulamamak mıdır bana filmi sevdiren, Erkan Can ve muazzezini görmek mi, bir aralar gruba takılan 70 yaşlarındaki amcadan sonra Tuncay Kurtizin karakterinin şeker gibi olması mı,filmdeki barda arkada göze takılan bilindik simalar mı, yaşı o kadar almamış olsam bile konuşmaların çok tanıdık olması mı bilmiyorum, öylesine seçtiğim, kütüphanedeki az sayıdaki kayda değer türkçe filmlerden biriydi siyah beyaz, aldım hiç olmadı bişeylerle uğraşırken ses olur diye ve oturup başından sonuna sıkılmadan izledim.
Kimileri bu kadrodan ne filmler çıkardı bu mudur demiş ama bu senaryo da başka kadroyla olmazdı sanki ya?Erkan Can dan başka kim bir salyangozla konuşabilirdi ki, hem Nejat İşleri azıcık farklı bir karakterde görmek güzeldi, tamam kabul,belki Şevval Sam yerine bir çok başka insan konabilirdi-oyunculukta niye zorluyor anlamıyorum pek-, senaryo daha ayrıntılı ,daha birbiriyle ilişkili olabilirdi ama hangi “günümüz kadını” umursamamış gözükse de incinmiyor reddedilmekten veya bunalımlardan-çok yedikten sonra kendine kızmıyor.
Senaryoda ise mesela anlamadığım ilk sahnede niye biri öldü, niye nejat işleri karısından ayırdınız da o sadece bakakaldı ve hiç sallamadan devam etti, ya da sonunda ben mi yanlış hatırlıyordum şevval samın nejat işlerin mutfağında işi neydi, hastanedeki adama ne oldu sahi?
Ankaralı değilim, ama bu bildiğin ankaradaki siyah beyaz bar ın hikayesi mi diye sormak isterim birilerine, based on a ture story mi ne yani bu kafadaki amaları dayandırmamız gereken şey? ekşisözlük dedim ya, belki orada yazmışlardır ama ben sonran başlayıp iki sayfa okudum işin aslı,ve bu sorunun cevabına raslamadım. belki bir ara tüm yazılanları okurum belki bir gün sevgili ‘yenimodem’ bizim eve ulaşma başarısını gösterir, belki hayat bayram olur....
Hoşuma gitti işte film, muhabbetler güzeldi, barmen gibi bardan biri gibi bakmak güzeldi, yanlız hayatlardaki arkadaşlık güzeldi... senaryo bağlamlar şunlar bunlar diye bakmak yerine böyle bakınca sevilir bence.
Ve ey gidi pilli bebek... ne güzel gruptun sen..
Ride away diye bir kore filmi izledim, işte beklendik kore filmi, dingin falan, azıcık aşk var ama eski aşk da var, kız bırak artık onu yakarışına girer, zayıf at-beklenmeyen- kazanırsa dilek gerçekleşicek umudu, falan filan derken eeen bir sonunda ben “eyhh tipik” kategorisine soktuğumdan başka türlü ummuştum. Mutlu son dediğin tek tip değil tabi
Bir haftadır internetsiz olunca alıp bilgisayarı okula götürdüm, lakin kimsenin uğramadığı penceresiz lab.ımın popüler olacağı, dolup taşacağı tuttu, ve o arada dünyanın en gereksiz filmlerinden birini yüklemişi.. sırf iyi bir kısmı çıkar,güzel manzara neyim gösterir hevesiyle sonuna kadar izledim ve öehh çekerek de silmişim galiba ki şimdi adına bakayım dedim yok bilgisayarda. Olaki çin işi belgesel seslendirmecisiyle lösemi kızın aşkını anlattığını söyleyen bir yol filme denk gelirseniz,ve 20 yaşın da üzerindeyseniz zaman harcamayın derim. Ne belgesel seslendiricisi anım şanım bir seslendirme yapıyor ne de koca Çinde yol diye gittikleri yerler adam gibi gösteriliyor. Tamam her senaryo güzel olacak diye bir beklentim yok ama asya filmlerini konusunu beğenmesem de sonuna kadar izlememi sağlayan görsellik burda beni pek etkilemedi. Ayrıca oradaki kız gibisinden birini biliyorum, allah anasına babasına sabır versinden öte bana uzak onlara yakın olsun şeklinde ikinci de bir dileğim var.
Aa sahi bu film değil de niye ne zaman indirdiğimi bilmediğim who r u denen film fena değildi. Sıkıldım mıkıldım biraz ama senaryonun potansiyeli vardı. Zorlama yerleri, bunu da koyalım ki klişelere doyalım gibi hisler verdi bana ama izledim bitirdim, belki de üsttekinin etkisiyle de kayda değer buldum.
O değil de....şeklindeki pek sevdiceğim lafla konuyu değiştirecek olursam, siyah beyaz derim!ekşisözlüğe baktım demin pek sevilmemiş. Niye sevmediniz ama ya? Ben mi bu muhabbetlere hasret olduğum için “sıcak” buldum filmi?delicesine iki tek aracak adam bulamamak mıdır bana filmi sevdiren, Erkan Can ve muazzezini görmek mi, bir aralar gruba takılan 70 yaşlarındaki amcadan sonra Tuncay Kurtizin karakterinin şeker gibi olması mı,filmdeki barda arkada göze takılan bilindik simalar mı, yaşı o kadar almamış olsam bile konuşmaların çok tanıdık olması mı bilmiyorum, öylesine seçtiğim, kütüphanedeki az sayıdaki kayda değer türkçe filmlerden biriydi siyah beyaz, aldım hiç olmadı bişeylerle uğraşırken ses olur diye ve oturup başından sonuna sıkılmadan izledim.
Kimileri bu kadrodan ne filmler çıkardı bu mudur demiş ama bu senaryo da başka kadroyla olmazdı sanki ya?Erkan Can dan başka kim bir salyangozla konuşabilirdi ki, hem Nejat İşleri azıcık farklı bir karakterde görmek güzeldi, tamam kabul,belki Şevval Sam yerine bir çok başka insan konabilirdi-oyunculukta niye zorluyor anlamıyorum pek-, senaryo daha ayrıntılı ,daha birbiriyle ilişkili olabilirdi ama hangi “günümüz kadını” umursamamış gözükse de incinmiyor reddedilmekten veya bunalımlardan-çok yedikten sonra kendine kızmıyor.
Senaryoda ise mesela anlamadığım ilk sahnede niye biri öldü, niye nejat işleri karısından ayırdınız da o sadece bakakaldı ve hiç sallamadan devam etti, ya da sonunda ben mi yanlış hatırlıyordum şevval samın nejat işlerin mutfağında işi neydi, hastanedeki adama ne oldu sahi?
Ankaralı değilim, ama bu bildiğin ankaradaki siyah beyaz bar ın hikayesi mi diye sormak isterim birilerine, based on a ture story mi ne yani bu kafadaki amaları dayandırmamız gereken şey? ekşisözlük dedim ya, belki orada yazmışlardır ama ben sonran başlayıp iki sayfa okudum işin aslı,ve bu sorunun cevabına raslamadım. belki bir ara tüm yazılanları okurum belki bir gün sevgili ‘yenimodem’ bizim eve ulaşma başarısını gösterir, belki hayat bayram olur....
Hoşuma gitti işte film, muhabbetler güzeldi, barmen gibi bardan biri gibi bakmak güzeldi, yanlız hayatlardaki arkadaşlık güzeldi... senaryo bağlamlar şunlar bunlar diye bakmak yerine böyle bakınca sevilir bence.
Ve ey gidi pilli bebek... ne güzel gruptun sen..
Sunday, March 18, 2012
babam almıştı onu bana, sadece iki paraya
...gecikmeden ateş çıktı ve kül etti.
bir yerlerde,bir zamanlar bu videoyu izlediğimi hatırlıyorum, ve sonra filmi de izlemek istediğimi... galiba festivallerin birinde gösterilen filmlerdendi. gel gör ki ben unutkan bir insanım, ve ne yazık ki şarkının melodisini hatırlamak 'neydi bu filmin adı' sorusuna bir ipucu teşkil etmiyor. geçenlerde, bir sitede nathalie portmanın resmi vardı, o ara aaaa o ağlayan kadın bu kadındı diye bir aydınlanma yaşayıp filmin adına da kendisine de ulaştım.
daha vurucu bir film olarak düşünmüşüm "free zone"u, filistin-israil sorununa daha sarsıcı yaklaşacağını da.dolayısıyla tavsiye edermiyim başkalarına bilmiyorum. meğerse yukarıdaki kısımda kızımız kendi sebeplerinden öyle içli içli ağlıyormuş. ama son sahneyi abartı olsa da sevdim, bölgedeki hayatın bir bakıma özeti olmuş.ve oyuncuların yaş seçimi-ülke bağlantısını
o bölgedeki hayata değiniyor film. üç kadınımız var: nişanlısından terk amerikalı rebecca, yahudi hanna ve filistinli leila... hepsi bazı sebeplerle, kendince sebeplerle oradan oraya sürüklenmişler, bazı işlere kalkışmak durumunda kalmışlar ama kadınlar da bir yandan. leila nın, hanna nın "neden seni götüreyim" sorusuna cevap olarak "sen kadınsın, ve annesin anlarsın" gibisinden lafıyla bir an umutlandım farklı bitecek belki bu hikaye dedim, sonra israilli arabayı sürüyor, amerikalı ortadan kafayı uzatıp aralarına girmiş, ve diğer koltukta da arap bir şarkıya beraber tempo tutuyorlar ta ki sınıra-karar kısmına?- kadar (karar veremedim burada, bahsedilmek istenen düşman gözükseler de ortak bazı şeylerde eğlenebilmeleri mi -kültürel benzerlik gibi- yoksa iki düşman geçinen ülke arasındaki sözde arabulucu 'free zone' amerika mı..)
ve son olarak her iki tarafında haklı olduğu ve amerikanın o fırsatta (onlarla işi bitmişken?) toz olduğu bitmek bilmeye tartışma... bir nevi inekiçtidağakaçtıyandıbittiküloldu hikayesi; benzeri ama çok daha etkileyici sözlere sahip "had gadia" eşliğinde...
bol konuşmalı bir film. çok yer değiştirmelerine rağmense pek yol filmi diyemem (kendimce uyduruk yol filmi sınıflandırmama göre :) ); araba filmi daha ziyade, bir bi arabada, bir öteki arabada sonra yine ilk arabada geçen, anlamadıysanız açık açık anlatıyorum gösteriyorum gözünüze sokuyorum diyen bazen de.. hem zaten oraları -kitaplardan tüm tarihini bildiği yerler- rebeccanın görmeyi beklediği gibi "romantik" de değil...
a bu arada,yönetmeni amos gitai
...bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?...
....ve her şey yeniden başlıyor işte.
(şarkı/tekerleme tüm filmden daha etkileyici yine de)
bir yerlerde,bir zamanlar bu videoyu izlediğimi hatırlıyorum, ve sonra filmi de izlemek istediğimi... galiba festivallerin birinde gösterilen filmlerdendi. gel gör ki ben unutkan bir insanım, ve ne yazık ki şarkının melodisini hatırlamak 'neydi bu filmin adı' sorusuna bir ipucu teşkil etmiyor. geçenlerde, bir sitede nathalie portmanın resmi vardı, o ara aaaa o ağlayan kadın bu kadındı diye bir aydınlanma yaşayıp filmin adına da kendisine de ulaştım.
daha vurucu bir film olarak düşünmüşüm "free zone"u, filistin-israil sorununa daha sarsıcı yaklaşacağını da.dolayısıyla tavsiye edermiyim başkalarına bilmiyorum. meğerse yukarıdaki kısımda kızımız kendi sebeplerinden öyle içli içli ağlıyormuş. ama son sahneyi abartı olsa da sevdim, bölgedeki hayatın bir bakıma özeti olmuş.ve oyuncuların yaş seçimi-ülke bağlantısını
o bölgedeki hayata değiniyor film. üç kadınımız var: nişanlısından terk amerikalı rebecca, yahudi hanna ve filistinli leila... hepsi bazı sebeplerle, kendince sebeplerle oradan oraya sürüklenmişler, bazı işlere kalkışmak durumunda kalmışlar ama kadınlar da bir yandan. leila nın, hanna nın "neden seni götüreyim" sorusuna cevap olarak "sen kadınsın, ve annesin anlarsın" gibisinden lafıyla bir an umutlandım farklı bitecek belki bu hikaye dedim, sonra israilli arabayı sürüyor, amerikalı ortadan kafayı uzatıp aralarına girmiş, ve diğer koltukta da arap bir şarkıya beraber tempo tutuyorlar ta ki sınıra-karar kısmına?- kadar (karar veremedim burada, bahsedilmek istenen düşman gözükseler de ortak bazı şeylerde eğlenebilmeleri mi -kültürel benzerlik gibi- yoksa iki düşman geçinen ülke arasındaki sözde arabulucu 'free zone' amerika mı..)
ve son olarak her iki tarafında haklı olduğu ve amerikanın o fırsatta (onlarla işi bitmişken?) toz olduğu bitmek bilmeye tartışma... bir nevi inekiçtidağakaçtıyandıbittiküloldu hikayesi; benzeri ama çok daha etkileyici sözlere sahip "had gadia" eşliğinde...
bol konuşmalı bir film. çok yer değiştirmelerine rağmense pek yol filmi diyemem (kendimce uyduruk yol filmi sınıflandırmama göre :) ); araba filmi daha ziyade, bir bi arabada, bir öteki arabada sonra yine ilk arabada geçen, anlamadıysanız açık açık anlatıyorum gösteriyorum gözünüze sokuyorum diyen bazen de.. hem zaten oraları -kitaplardan tüm tarihini bildiği yerler- rebeccanın görmeyi beklediği gibi "romantik" de değil...
a bu arada,yönetmeni amos gitai
...bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?...
....ve her şey yeniden başlıyor işte.
(şarkı/tekerleme tüm filmden daha etkileyici yine de)
Labels:
film
Wednesday, March 14, 2012
Akira Yoshizawa
google'ı açtıysanız siz de farketmişsinizdir, akira yoshizawa'nın 101. doğumgünüymüş. ben pek ilgilenmedim origamiyle şimdiye kadar ve dolayısıyla yaptıkları katlamaların resimlerine bakınca vay anasını dedim, ifadeleri var yahu yaptığı hayvanların falan.
origamiyle yapılabilecek 50000 civarında tasarımının olduğunu yazmışlar (origamiyi o bulmuş neredeyse??...) ayrıca ıslak katlama mı ne öyle bir teknik geliştirerek kuruyunca kağıttan şekillerin daha gerçekçi bir yapıda olmalarını sağlamış.
Labels:
japonya
Monday, March 12, 2012
1,778 Stories of Me and My Wife
bak gene yaptım, saat kaç oldu... oysa tek istediğim skype saatini beklerken salatanın yanında birşeyler izlemekti. yarım saat derken tüm filmi izlemişim
belki isminden tahmin etmişinizdir, bir geri sayım filmi bu. yok geri sayım değil, ileri sarım? hmm nasıl demeli ki, bildiğin birden binyediyüzyetmişsekize kadar gidiyoruz, ve binyediyüzyetmişsekizde film bitiyor.
en güzel özeti bu olur bence.
tamam bazı yerlerde etkileyici olacağız diye gereksiz kasmışlar, o hastanedekiler ilgiyi adama çekmeye değil kadını akıl hastanesine yatırdıkları izlenimi yarattı bende, ya da kadın kanser olmuş her tarafı çökmüş süzülmüş, zerre saç teli kaybetmemiş göz altı çökmemiş. keza koca kişisi de, onca uykusuzluk çekti ama yürüyüş dışında hiç yansıtmadı maşallah.
gibi.. ayrıntıya takılınca daha çıkar da sevdim bu filmi; hikayesini değil de anlatış şeklini, niyetini, yazar kocanın hayal dünyasına geçtiğimiz zamanları...
ve fragmanını da sevmedim, buraya koysam mı diye filmden sonra izledim ama coşkulu bir amerikan dramı gibi olmuş, bence filme uymamış. filmi izlenir yapan bence konusu ya da oyuncuları değil (kansere yakalanıp bir yıl ömür biçilmiş karısına her gün bir hikaye yazmaya karar veren büyümemiş bilim-kurgu yazarının gerçek hayatından uyarlanma anıları) onu yansıtış şekli ve hikaye içindeki eşini güldürme niyetiyle yazılmış kısa hikayeler. mesela aşağıdaki gibi evin üstünde süzülen deniz anaları, birbirine savaç açmış robotlar,
filmin başlangıcı da pek şirin, yazar çimenlikte hikayesini yazmaktayken hikayenin nasıl geliştiğini görüyoruz. kafasını yukarı kaldırıyor ufoyu andıran bir bulut var, ve hooop o ufo dolaşmaya başlıyor derken satürn gözüküyor ufukta (bulut?) ve üç tane uzaylı robot ufodan aşağı sarkıtıyor
hayır ışınlanmıyor, sarkıtılıyor :) böyle bir masumluk var filmde, hatta buna değinen bir hikaye de... robotlar o modern çirkin ya da android robotlar değil de eskinin o kutukutuüstüne robotları.
aslında filmin başı ve ortaları izlenesi. o hayal dünyasını, karı-kocanın uyumunu, karısı setsukonun (yuko takeuchi) hem kocasına annesi gibi bakıp hem de onunla bir olup sabırsızlıkla hikayelerini beklemesi sürekli kocası sakuyu (tsuyoshi kusanagi) desteklemesi, sakununsa hikayelerini yazarken gerçeklikle hayal dünyası arasında kalmasını beğenerek izledim. ama işte setsuko ağırlaşıp da dram işin içine girmesi gerekince olmamış pel...
yuko takeuchiye pride dizisinden dolayı sempatim vardı, hatrına sonuna kadar izledim. de izlemesem de olur muydu ki o sonu ne...
Subscribe to:
Posts (Atom)















