benim bi blogum vardı di mi? bazı şeyler ne çabuk hayalmiş gibi mertebesine geçiveriyor..
biraz yazmış olmak için biraz da kendime o kadar da uzun bir geçmiş değil idi hatırlatması için özet geçeyim dedim: komedi falan değil la bu film!!
bir pazar akşamı renkli eğlenceli bir film açayım da keyfim gelsin demişken ağlamaktan kendimi helak edip içimi kuruttum resmen.
nereden estiyse aklımda bunun bir komedi filmi olduğu kalmış; lakin öyle değil, hele herhangi bir ailenin acılarına dayanamayan tipte biriyseniz gayet de dramın şeker renklerde ama ağır dozda verilmişi...
şeker niyetine giden kısmı bu üstteki velet. sevimliliğin yanı sıra nası bi oyunculuktu ajitasyonunu yidiiim. filmin konu olarak pek bir dramı yok aslında, ama zeka geriliği olan dünya iyisi baba-tam bir bitirim kız ilişkisi, birbirlerine seslenişleri, ayrılmaları, kavuşmaları...ma'fetti beni azizim.
mütemadiyen resimlerle geçiştirebilirim sanki, çok sevdim veletcikle babasını. aslında o kadar da acıklı olmayan konusu ise zeka geriliği olan babasıyla beraber yaşayan kızımızın sailor moon'a bi düşkünlüğü vardır. babası kıza sailor moon çantası almak için aynı yaşlarda başka bir çocuğun peşinden giderken bir şekilde ölen bu kız çocuğunun ölümünden sorumlu tutulan babasının hapse gönderilmesinin ardından yetimhaneye düşer. o ara hapisteki babası hücredeki diğer elemanın hayatını kurtarır ve altta kalmamak için bu tip kızını iki saatliğine hücre içine kaçırır. fakat o ara işler ters gider, kızı çıkaramazlar derken gardiyan basar bunları falan filan derken bakmışsın bütün hapishane dönem dönem kızı içeri babasının yanına sokmaya çalışıyor, olayı çözüp babasının mahkemede kendi savunmasını hazırlamaya çalışıyor gibi şeyler... böyle okuyunca işte insan niye ben böyle tükendim ekran karşısında diye düşünüyor tabi..
dur şunu da diyim... şu üstteki gözlüklü var ya... gong yoo sandım ya ben onu bi an..an da değil tamam itiraf etmişken tam olsun, baya baya "o mu ya, yok yaaa çok çirkin" ikileminde kaldım ilk bölümde.. şu çekiklerin hepsi de...
filmi genel olarak beğensem de yiğidi öldür hakkını yeme (bu buraya pek uymadı sanki de) filmin başı ve sonu sabır işi izlemesi .
elimizde acıların çocuğu matsuko varken bu kadar şirin hatta eğlenceli bir film oluşturmak pek bi başarı.. insanlar durmadan hayatını alt üst ederken tek derdi aslında sevilmek ve yalnız kalmamak olan matsukonun trajik hayatını, küçüklüğünden başlayarak izliyoruz aralarına moulin rouge kıvamında şarkılar serpilmiş amelie müzikali havasındaki ama yine de onlardan farklı duran çekimleriyle.
nesi farklı dersen, ben de açıklamak istedim ama konuyu toparlayamadım (hayatı kötüleştikçe çoğalan/canlanan renkler?yok bu da değil) ve kolaya kaçıp fragmanı aşağı yukarı filmin izleyiciye neler sunacağını veriyor sanırım diye bağlayayım
bir önceki filmle bırakmak istemedim, çok depresif gibi..değil de.. yani demin birden böyle bi'şey aklıma geldi, dur dedim bir de şu filmden bahsedeyim, sanki çok eğlenceliymiş gibi. değil aslında ama negatif hislerle dolup taşmıyorsunuz sonunda, böyle bi yazık ya la hissi en fazla kaplar içini. ama adı çok eğlenceli, en azından "ördek" figürüne olan ayrı bir hassasiyetimle ben çok beğendim bu ismi. nerden buldun dersen, fish story derim. onun yönetmeni yoshihiro nakamura ve senaryoyu yazan kotaro isaka'nın işi efendim. o yüzden abuklu eğlenceli birşeyler bekleyerek konusunu okumadan başladım izlemeye.
fish story'de olduğu gibi burada da hikayeyi etrafında çeviren bir şarkı var. bob dylan'dan blowing in the wind bu sefer. daha sakin. ve belki de dolayısıyla film de daha sakin fish story'e kıyasla.
isimleri atarak anlaşılacağı gibi yabancısı/yerlisi olma hali film; ya da yarası olan..'dan dem vurarak o kısma takılan olabilir (!). diğer taraftan bakarsak ise bir ileri bir geri sarak anlatılan bir hikaye ve güvenmememiz gerektiği söylenen bir komşu karakteri ile verilen butan'lı öğrenci gizemi var. butan'ın kendi başına yeterince gizemli bir ülke olduğu yetmezmiş gibi (zamanında takıldığım bu ülkeye şurayı okuyanın da aklına sokmak adına işbu youtube videosu ve en kısa yoldan ekşisözlüğü önermek istedim. gerçi ilk entryde bahsedilen yabancı turist sayısında bir limit bildiğim kadarıyla yok ama ülkeye belirtilen turizm acentalarından yapacağınız rezervasyon sonrası girebiliyorsunuz. doğaya/ülkenin kültürüne saygılı "kaliteli turist"i çekmek imiş amaçları. gibi şeyler) ehemm neydi, yetmezmiş gibi, bir de bu neyine güveneceğimizi bilemediğimiz ileri geri saran senaryoyla benim ilgimi çekti film.
filmin laf salatası olmayan düz bir özetini de yapıp bitireyim.. başka şehirdeki üniversiteyi kazanıp kendisi ufaktan bir eve taşınırken yan komşunu olan iki tiplemeyle tanışır, biri moron mudur dilini mi yutmuştur nedir konuşmaz öteki ise konuşmayı bırakmaz ve bhutan'lı öğrencinin hikayesini -merak uyandıracak şekilde- anlatarak ve ona yardım edelim (en bi kapsmlı japonca sözlüğü çalalım ki native duck/foreign duck farkını anlasın! gibi -japoncada bunun için iki ayrı kelime var imiş) ısrarlarıyla bir şekilde bu yeni taşınanı da peşinden sürükler. bu arada hikayeye pet shop sahibi de girer, yeni öğrenciye o bhutanlının hikayesini anlatana güvenme diye uyararak. halbuki öteki de buna güvenme demişti. böyle işte. azıcık da kız meselesi ve ondan da daha az miktarda japon kültürene dokundurmalar diye de eklersem gayet başarısız başka bir özet daha yapmış olurum. ama zaten film hikayesi için değil hikayeyi anlatış şekli için izlenesi.
üzücü bir hikaye aslında, abukluğu da az fish storye kıyasla ama ileri geri giderken sonunu bağlayış şeklinin hatrına öneririm.
etrafımızdaki yabancıları sevelim, onlara hep yardım edelim, di mi? yazık onlara da.. :)
(filmi geçenlerde izleyip, hemen akabinde yazıyı yazıp bırakmışım öylece. günlük mü film tanıtımı mı belli değil, belki ondan bırakmışımdır)
Nasıl nefret ettim, nasıl tiksindim-gerildim-sinir oldum-kızdım anlatamam. Çok başarılı. Sanırım amacı da bu filmin. Allahtan aralarda sahneler bir iki saniyeliğine kesiliyor da bi nefes alıyor insan.
Filmi izlemeden önce (bayadır aklımdaydı ama bulamamıştım) gereksiz uzun sahneler gibisinden yorumlar okumuştum ama filmin niyetinin rahatsız ederek devam etmek olduğunu sandığımdan bana pek öyle gelmedi. tahammülünün zor oluş şekli yani konu ve diyalogların rahatsız edici olması, bence genel izleyiciye bunu hissettiriyor. bir de tek tük mekanda, kamera iki üç oyuncunun suratında yakınında olması falan. şeker gibi adı olsa da rahat rahat izlenecek bir film değil yani
Konuya gelirsem, baya baya bi kadının yaşadığı kabus gibi geceyi gösteriyor yurtdışındaki türkler karakterleri arasından 4ünü kendisine baz alarak ve o kadar sinir bozuyor ki filmin sonunda olanlarla -komik olaylar olamamasına rağmen- hass..r diye gülebilyorsunuz
Haleluya..
Bi de o sonda çalan portecho (nande) ile de bi güldüm. “Çıkmasa şaşardım” gibisinden.. İyi de olmuş açılıyor insan. winter calls renewal time nisan ortası gelmiş anca gönderiyoruz kışı teyallaam.. Burdan da yine kendime yoracak birşey buldum.neyse..
Ünlü şarkıcımız var, Yaşar (Ülkü Duru).. Entellektüel, ve sanırım sanatçılığın getirdiği bir şeyle halktan öyle çok kopuk değil. Ama yalnız. 20 yıl önce suratını filmde göremediğimiz Enver’i ortada bırakmış bi şekilde (hayat öyle gerektirdiği için?) ve 20 yıl sonra onun bulunduğu şehire gitme fikri bile alt üst ediyor kadını.
Diğer entellektüel kesimden geçinen karakter, Zuhal Olcay'ın ki. Suratsız bir İngilizle evli ama iletişimleri kopmuş, sırf kocasından değil özünden ve halktan da kopmuş, dili bozulmuş (polish.. polonya..neydii?), üst tabakayı temsil etse de mutsuz ve çıkışı camda arayacak kadar buhranlarda
Ve diğer taraf..
Ali Atay'ın yüzüne çarpma isteği yaratan Firuz mesela.. İletişim kuracak kadar oranın dilini bilen, gözüaçık, işbilir, adamına göre muameleyle kendini kanıtlama derdinde (negatif bi şey olarak.. böyle bi ben adapte oldum’lar buraların adamıyım’lar, üst konumdakine hay hay paşam alt tarafa çalış lan, ben olmasam sen
bunu başaramazdın’lar, o var ya x’siz hiç’ler, ağzı bozuk konuşurum
ama anama laf edemezsin'ler) vatandaşlık almasına az kalmış Bolvadin'li bir otel çalışanı. Tam anlatamadım aslında..
Diğer yurtdışındaki Türk tipi ise oraya yeni gelmiş, konuşulan dile hakim olmayan, daha kendi değerlerinden (ahlak) kopmamış, birisi aracılığıyla (Firuz) bulduğu işte ne olursa olsun tutunmaya çalışan..
Bir kaç karakter daha var tabi, de özetle böyle. Bi de zaten o karakterler hakkında eni konu üstünde durulmamış, ben de es geçiyorum.
Şimdi ben çok inandım Ali Atay ın konuşma şeklinin gerçekçiliğine falan, buna dayanaraktan azıcık şaşırdım. Al bu taraftaki gurbetçiyi vur oraya, türkçelerindeki kayma aynı yöndeymiş. Nedense bana Almanca konuşulan ülkede bulunan kişinin Türkçesindeki kaymayla İngilizce konuşulandaki farklı olur gibi geliyormuş meğerse (Amerikan aksanıyla türkçe konuşaya çabalayanlar yüzünden mi idi acaba?). Neyse, esas vurgulamak istediğim bu Firuz karakteri o kadar gerçekçi ki ben onu baz alarak allah allah böyleymiş demek ki diyebiliyorum (evet, yaşlanınca karaktere kaç evladım tuzak o diye seslenecek kafaya gelicem inşallah)
Sinir olma yönünde gerilim yaratma ve karakterler açısından başarılı bulsam da açıklar da bırakan bir film. Açık derken, ben takıldım.. üstteki takıntı gibi bişey yani belki. Ya ama yine de Enver'in niye yüzünü görmedik ya? O öyle sıradan uyum sağlamış herhangi bir ingilizden biri mi yani? Hem ne o öyle o askı bir takık bi düşük ,zaten oraya kadar iyiden bi sinir olmuşum her bi olan bitene, bildiğin tepem attı yok yere
Çok acayip kafalar var bu yurtdışındaki Türkler arasında, ve bunlar önüme sunulunca sevinen bi manyak mı oldum merak ediyorum şunu da yazarken aslında... Made in Europe'u da bu filmlerde falan direk olarak bahsedilmeyen ama var olan karakterleri yansıttığı için sıkılmadan izlemiştim.
Malum birinci dereceden olmasa bile sanırım herkesin dıdısının dıdısı şeklinde yurtdışında göçmen olarak yaşayan tanıdığı vardır. Ben sanıyordum ki bunlar işte gördüğümüz kadarı, türkçesi bazısının bozuk, bazısı gittiği yerin dilini öğrenme ihtiyacı duymamış, gelip oraları böyle güzel biz şöyle rahatız bakın neler getirdikli muhabbetler çeviren, memleket gibisi var mı diye ekleyen öyle masum bir arada kalmışlık.. saflıkmış. İnsan dediğin cins cins, bu açıdan o demek istediğim "çok acayip kafalık"... şimdi düşünüyorum da bunlardan Türkiyede de var muhtemelen, ama hani yerlisisin ya oranın bir çevren var “diğerlerini” görmezden gelebiliyorsun, çevrenin dışına çıkmıyorsun,yani o diğerini tanımak adına bi teşebbüste bulunmana gerek yok.. Yoksa bi kaç sene önce yaz ortası Alanya'ya gitmek gibi bi gereksizlik yapmıştık ki o “acayip kafalar”ın potansiyeli vardı aslında. Ama yurtdışında olunca, bir yerde sıfırdan başlaman gerekince ve en önemlisi tamamen sıfırdansa, yani "ülkede teksin ama tek yapman gereken para harcamak değil" durumundaysan bu Türkiyede gördüğün "göçmen aileler" "gurbetçiler" ne dersen, onlar çok çeşitliymiş aslında, çok başka kafalardaymışlar ve sen küçük dünyanda çırpınmaktaymışsın o güne kadar bunu anlıyorsun. Evet, o entel grup var dertsizlikten dert ediniyorlar, Firuz da var dertlerinden belki akli dengesizlikler içinde, mehmet miydi sallıyorum adını otelin restoranındaki diğer Türkten de var, öğrencisi de var, her iki kültüre tamamen ayak uydurabileni de var, bunu başarısızlık olarak göreni de..
ıyhh bi ürperdim aklıma gelince, Firuz benzeri biri burada da vardı –onun kadar manyak mıydı
bilemem, bilmek hiç istemem- ve karşılaşmamak kaçmak adına az çabalamamıştım..
“serseri çocuk”lar, tabi.. ...
Ve filmi, çekildikten bilmem kaç sene sonra izlediğime de sevindim, zira bebek bakarken denk gelseydim zaten kafada bi ton ya şu bu olursa elin bebesine korkuları var iken,muhtemelen işi bırakırdım herhalde direk. Sonra gel de uğraş yumuşatılmış firuz’larla orda burda şurda çalışırken..Bir de takıldığım diğer konu, kaç sene geçmiş yalan olmuştur herhalde devam filmleri. En azından leyla ile mecnun oldukça? Firuz daha ingiltereden atılıp bolvadin’de soluğu alacak mı, intikam diye istanbul’da yaşar’a saracak mı yoksa geçmişe gidip gördüğümüzün öncesini mi anlatacak bu “acayip kafalar” neyin eseri onu mu göreceğiz ama bunlar gibi de basit olmaz “yok artık” dedirtecek bir şey olur, olursa o nasıl olur.. meraklardayım işte
(yazıp sonra ropörtajlara baktım da, Berkun Oya yaza senaryoya başlamayı planladığını söylemiş, galiba time out'taydı)
Ne yazdım... Dedim ya çok gerildim şiştim ettim (bir de doluyum şu yabancılık mevzusunda, bunun haricinde sıkışık vakitte kafa dağıtma aracı yaptım burayı, uzun yazmamın itiraf etmekten kaçındığım sebebi.. nası yetişçek ya la iş şimdi?)... Evet öneririm, ama çerezlik değil baya dolduruyor-şişiriyor insanın içini.
Nanik yapar gibi bir “iyi seneler”. Gündüz vakti, güneşli havada tek dozaj alıp sonra açık havaya kuşlara kelebeklere salınız bünyeyi
fish story'i olaki izleyip beğendiniz, lakin absürdlüğe doyamadınız bir tutam kankurô kudô filmi "shonen merikensack" alınız, kafi gelecektir..
müzik şirketinde yetenek avcılığı gibi bir işten kovulmasına ramak kalan kanna-kız, internette rasladığı bir punk grubunu hemen patrona gösterir, zerre araştırma yapmadan. zamanının punkçılarından olan sazan patronsa olaya atlar, ve kız daha grupla görüşmeden ülke çapında turne ayarlar falan filan... böyle gaz bir tipimiz elde dursun. gruba gelirsek, yetenek avcısı için azıcık kart kaçacak yaşta -40-50 arası- hatta solistleri yürümeyi bırak konuşamıyordur bile.
ve bir gazla turlarlar ülkeyi
yol filmlerinden alışıla geldiği gibi, geçmişle hesaplaşmalar da var içinde. şimdiki zaman ve geçmiş zaman arasındaki bağlantı ise grup hakkındaki video kayıtları ve röportajlardan oluşan belgeselimsi ile sağlanıyor ve biz 25 yıl önce neymiş abiler görüyoruz.
azıcık spoiler a kaçacak belki resimler ama film böyle işte. dramatik bir an gelecek gibi oluyor, yerine puhahah dedirtiyor
ve the end...
önemsiz notçuk: fish story'deki gibi burada da bir şarkı sözünün üzerinde duruyorlar biraz
bir de sonradan bir edit: arkadaşa yollamalık fragman ve babanın resimde gördüğümüz anını arıyordum "telya walking and being stupid" başlığıyla şunu gördüm. telya karakterinin birilerine bir gönderme olduğu belliydi de pek bilmediğim bu japon şarkıcıları için böylesi direk bir gönderme olduğunu düşünmemiştim. meğerse akumu chanda aaa bu oymuş dediğim gackt imiş kendisi. hep aynı eksende dönüp duruyormuşum gibi sanki...
(ve neredeyse tamamen kendi yazılarıma link vererek de kısır döngümü sürdürmeye devam ediyorum)
yıl 2012, malum marduk çarpışmasının saatler öncesi, sokaklar ıssız..
derken ıssız sokaklarda idrar kesesi ve motorlu engelli taşıtıyla
ilerleyen bir adam belirir, müzik dükkanında iki kişiyi görünce ayağa kalkıp içeri girer...
"ve olaylar gelişir.."
..değil tabi. hemen anlamıyorsunuz öyle hikayeyi. tamam 2012de başladı ama sonra siz deyin 1975, ben diyim '53, beriki desin 1999, yok yanlışın var 2009 diyeyim bense, '82de de anlaşalım.
fragmanda da dendiğin gibi bir şarkı, 4 nesil... ve 21 aralık geyiğine ne benim ne de japonların kayıtsız kalabilmesi. gerçi yoshiro nakamura ve koturo isaki benden çok önce davranmış o ayrı
(allahım yaa.. oturup geyiğin dibine vurasım var bazı japonlarla)
dünyanın sonu, müziğin zamansızlığı, kahramanlık, 5, insanlık, daha doğmamış punk, inanırsak olurlar, alakasız gözüken insanlar, kelime oyunları, tercüme hataları, sahneden atlama, nostradamus, cilala-parlat junior, korku hikayeleri, 6.his, amerikalıların beceremediği dünyayı kurtarma işine niyetlenen beyaz renkli ve takma bıyıklı hintliler, şahane şarkı ve sonunda da yukarıda yazdığım liriklerin açıklaması ile takip edemeyenler için tüm bağlantıların ortaya dükülüşü'dür filmin özeti. arada da bolca fish story dinletisi
görüntüler oradan oraya atlıyor, farklı hikayeler bir olacak yani bu kadarı belli, ve bence takip etmesi zor değil, ve hikayeler açık ve eğlenceli.
velhasıl kelam (insanın canı bu kelimeyi kullanmayı çeker mi ya?!?) yine de bir ordan bir burdan anlatan hikayeleri sevmeyecek kadar sabırsızsanız son beş dakikasını izleyerek başlayın ve başa sakinleşmiş bir şekilde geri dönün, buna rağmen eğlenirsiniz.
benim tavsiye ettiğim bir film fish story, ağır bir film değil, anime absürdlüğüne kaçmadan eğlendiriyor, baştan sona apaçık bir hikaye sunmuyor, tipler mal mal birbirine bakmıyor... ama, tavsiye ettin de kim izledi bunlar arasından derseniz sıfır muhtemelen derim. tavsiye konusunda mı-ikna konusunda mı, yok ikisinde de mi çok başarısızım bilemedim birden
yapacak daha iyi bir şey yoktu, saati de denk gelmişken izleyip pek beğendim bu belçika-fransa, az biraz da kore ve isviçre işbirliğinden çıkma "animated documentary"i. bilemedim bunun bir türkçesi var mı, adamın hayatı üzerinden koredeki savaş sonrası epey yüksek sayıdaki ailesiz çocuğun amerikalı bir hayırsever(?!) öncülüğünde akın akın amerika ve avrupada evlat edilişinin hikayesini animasyon, ve adamın günümüzdeki ve çocukluğundaki video ile fotoğraflarının birleştirilerek anlatıldığı bu filmin sınıflandırması olan tanımın.
öeyh bi bitiremedim cümleyi. çoğunlukla animasyon biraz fotoğraf biraz da video yani. evlat edinilmek ne demek, bambaşka bir kültür ve ırktan geliyorken uyum nasıl sağlanıyor, evlat edinilenin aklından neler geçer bunları anlatıyor 75 dakikada.
film (diyelim kısadan, geçelim?), aslında jung'un çizgi romanlarının, yine kendisinin kimliğini aramaya 44 yaşında koreye ilk defa dönmesi sırasında çekilen görüntlerle birleştirilmiş hali.
"bal renkli" jung beş yaşında korede bir polis tarafından sokakta bulunuyor, yetimhaneye veriliyor ve sonra amerikalı misyonerlerin kurduğu dernek sayesinde, oturdukları yerde koreli çocuk evlat edinme modası olan belçikalı bir aile tarafından evlat ediniliyor, fakat bu modaya kaptırmış ailelerden biraz farklı olarak geldiği yeni ailenin hali hazırda 4 pembe-sarı boy boy çocuğu var. baba yumuşak, anne ise tüm gününü çocukların koşuşturmacası arasında geçiren bir çokları gibi biraz asabi ve sabırsız. yine de bebek olarak evlat edinilen yeni koreli kardeş gelene kadar keyfi yerinde sayılır jung'un, sonrasında ise beni kimse sevmiyor sorgulamaları, haytalıklar, kendini sevdirmeye çalışmalar gizliden, ergenlik, arkadaşlık, büyüme gerilimleri şeklinde kısaca.. aynı zamanda evlat edilmenin ona kattıklarının farkında jung, en azından karnım tok sırtım pek düşüncesinde
anne arada huysuzlansa da diğer çocuklar ayrımcılığa gitmeye kalkışsa da kardeşlerin özellikle büyük kızın jung u sahiplenişleri çok şekerdi, mesela fragmanda da var, jung kızın eteğinden taş atıyor sonrasında kızlar pis asyalı gibisinden ırkçılık yapmaya kalkışmışken caroline mıydı adını unuttum büyük kız sen benim kardeşime nası öyle dersin diye hemen savunuyor, kızlar nereden de kardeşin oluyor senin diyince görmüyor musun ne kadar benziyoruz ikimiz de düz saçlıyız mı ne öyle bişey diyordu ki yirim böyle kardeşleri
gerçek yaşanmışlıkların yanı sıra, jung un kabuslarının ya da hayallerinin yansıtılışını da beğendim ben.
ve bir de sonradan hikayeye dahil olan müzisyen bu aile var. jung, kasabalarındaki tek koreli arkadaşı sayesinde bunlara çizimlerini göstermeye gidiyor. o, ortamın kore kültürü taşıyan atmosferinden etkileniyor, bu çift ise jungun çizimlerinde yakaladıkları kore yansımalarına şaşırıyorlar.
bir kaç ay önce konuyla gayet alakasız bir sebepten google dan etraftaki
dernekleri arıyordum, o ara gözüme koredeki ailenizi mi
arıyorsunuz temalı dernekler çarpmıştı (http://www.kimchi.ch/ derseniz tabi yanlış anlarım sizi). ilginç bulsam da sıradan bir insan gibi
önemsememiştim izlerken alakayı kurdum. aslında en basidinden açıp wikipediayı baksam neler 1neler2 var imiş... malum kore şusu busu izleyenler farketmiştir anan baban sağ mı sorusu kız istemede kutsal bir yere sahip. sonra da öz koreli misin, içinden min gibi şeyler önem tutuyor sosyal statüyü belirlerken..
wiki'de de çok acı yazmışlar ya..
"In addition, most Western countries started to face a shortage of healthy, domestic babies available for adoption in this period, as a result of social welfare programs, legalized abortions and use of contraception. Many Western couples became open to the idea of adopting children from abroad.
This was the start of a popular trend which is still present today, as the demand for babies by infertile, upper- and middle class couples in the West is rising (Jang, 1998). The procedure of international adoption is today a growing and often favoured method for couples to build their families and new countries are constantly opening up for international adoption, both as sending and receiving countries"
kore savaşından 2000lere kadar yaklaşık ikiyüz bin çocuk "batıda" evlat edilmiş, bu sayı azalsa da günümüzde korede doğan her 250 çocuktan biri amerikalı bir aile tarafından evlat ediliyormuş. bunlar işin ruhsuz sayısal kısmı, bir de o batıya uyum sağlayamayıp intihar eden yüksek bir oran var evlatlıklar arasında. böyle işte. bilmem koreliler ne kadar önemsiyordur, ama üzüldüm ben ilk evlat edilenler adına, jung'un filmin sonunda bahsettiği kasabasındaki diğer koreli çocuklar adına..(spoilera kaçmadan anca üzüntü sunabiliyorum sanırım?)
bu dışlanma konusu açısından sakamichi no apollon aklıma geldi. animasyondan girmişken değinesim geldi.. kardeşleri kabullense de kendini dışlanmış hisseden çocuk vardı,olay korede değil japonyadaydı ama sene yine 60lardı galiba. bunu da pek tavsiye ederim buraya kadar okuyan olduysa..
çok uzattım.
annesiyle kavga ettikçe öz annesini arıyor jung, ve çizimlerle kendine ideal bir dünya kursa da jung onun için hikaye mutlu sonla bitiyor diye sevindireyim potansiyel izleyicileri
facebook sayfasına da bi dolu resim koymuşlar üstteki gibi, ön izlenim edinme açısından bakmak isteyen olursa... bilmiyorum zira internette var mı ya da belçika ve fransa dışında gösterime girer mi diğer ülkelerde.
ve bir de... resmi site niyetine bir blog u var animasyonun. içinde "making of"ları var. ben bunları izlemeyi sevsem de ancak fransızca bilenler için şimdilik bunlar
her filmin vardır bir kilit cümlesi. kilit demeyeyim de akılda yer edici bir repliği.. survive style 5+ için de hayattaki amacını sorgulatan(?)bu cümle filmin en hatırlanası repliklerinden, bence bu ve "come baby, come come baby"
çok renkli bir o kadar da absürd bir japon filmi survive style 5. 5 grup karakter var, bunlar etrafında dönüyor dolaşıyor kesişiyor hikaye. daha doğrusu 4 grup ve bunları bağlayıcı beşinci kiralık katilimiz.
benim favorim ölmeyen, ölmedikçe gömülüş şekline göre güçler kazanan ablayla sevgilisi mi kocası artık neyse o. diğerleri de bir hipnozcu, onun acayip bi espri anlayışına sahip reklamcı metresi, ingiltereden ithal katil ve onu getirten tercümanı, hipnozun etkisiyle kendini kuş sanan baba ve ailesi ve de hangisi daha abuk bilemediğim 3 hırsız... gerçi absürd dedim de genel bir mesaj içermiyor değil film, o kadar saçmalamamışlar
renklerin, müziğin ve ritmin güzel ayarlanmasında ise kesinlikle yönetmenin aslında reklamcı olması yatıyor, ama neyin kafası sorusunu cevaplamaya yeterli bir bahane değil bu.
"come baby"
kuzum siz ne içtiniz derdim belki ama en azından gen sekiguchi ve tada taku ikilisinden çıkan şu reklamı izledikten sonra aslında o reklamcı karaktere çok da şaşırmadım
öyle işte. japonların absürdlemesine dayanabilen, bunu sevenler için ideal ve renkli gayet.
ve somurtuk olmayan kişiler için yemek yapmanın da...
yazıların birinde bir yerinde dedim sanırım, genellikle ya rasgele önüme çıkan ilk zımbırtıyı izliyorum ya da o ara neyle meşgulsem neye takıksam, içinde onu bulunduranı.. yani en azından buraya yazdıklarım için böyle, diğerlerini zaten hatılıyorum yazmaya gerek duymuyorum. (benncilecilecile)
huysuz müşteriye denk gelmedikçe yapmayı pek sevdiğim ve bir o kadar da yorulduğum garsonluğa deneyleri bitirmişken biraz da tesadüfen geri dönmüşken aklıma geldi, ben baya cafe/restoran üzerine birşeyler izledim yüksek lisans yaparken. baya bayaa teorisyen olabilirim mi ne bu konuda, tezi böyle birşey üzerine yapsam zorluk çekmezmişim gibi sanki hatta galiba mı acaba (7numara izleyeyim ben ya da)
neyse, bloga birşeyler yazayım diye düşündüm aklıma bahsedebilecek birşey gelmedi. sonra neler var ki bur ara yayınlanan diye bakarken,şu gözüme takıldı http://www.mysoju.com/browse/food/ , dedim ooo, iyi ahkam keserim ben burdan. (pis fırsatçı)
Listedeki sırayla gidersem, izlediklerim/yorumlarım şöyle
Bambino!: king of baking seven, sevebilir belki, ben ona da buna da tahammül edemedim.bence matsumoto jun yüzünden, sizce neden olur bilemem. oysa karini de oynuyordu, love shuffle gazıyla buna başlamış olabilirim belki ondan böyle mıymıymıy buldum.
Hungry:
bana göre ikinci japon mıymıycısı mukai osamu var bunda da.ötekini pek izlemedim ama bu çocuk hep aynı surat hep aynı tavır, hep aynı tafra. listelere göre hep de popüler olmuş nerde başrol oynasa.
çemkirmeye çok kaptırdım galiba. konusu, pek başarılı aşçı&restoran sahibi annenin ressam babanın mıymıy çocuğu asi-can mukai-unuttum dizide adı neydi- rock grubunun lideridir, bi türlü patlama yapamazlar derken annesi de ölünce "bilmem kaç yaşına gelince müzikte başarılı olamazsam restorana dönücem" sözünün bahsettiği yaşa geldiğini öğreniriz. meğerse bizim mıymıy pek başırılı bir aşçıymış. fakat parasal sebeplerden annesinin ünlü restoranını, "tadın vararak yemek yapmak&yemek yemek" kültüründen ziyade müşteri-müşteri-daha çok müşteri inancına sahip rakiplerine kaptırırlar.
müzisyende para ne arar tabi, dolayısıyla tek çözüm olarak ressam babanın deposunu restorana çevirirler, rakip amca bir türlü hazmedemez. mıymıy çocuğun üstüne gittikçe mıymıy çocuk silkelenir, burnu sürttükçe adam olur....
böyle 4-5 sap bi başlarına geçirmiyorlar tabi diziyi..çocuğumuzun "evlensek ya" yaşındaki sevgilisi, sebze meyvenin alındığı organik bahçesinin yemeğe düşkün üniversite öğrencisi kızı, mıymıy çocuğun karakter sahibi arkadaşları (hiç sevmemişim çocuğu ya,tey allaam) falan diyerek aşk-arkadaşlık-gelecek konularına da dokunduruyorlar. bi de antin kuntin fransız yemeklerini tanıtıyorlar.
zaten ilk bölümden gelişme ve sonuç kısımları tahmin edilebiliyor, bir de ben aralarını anlatmayayım di mi....
Le Grand Chef 2, Kimchi Battle:
kardeş kavgası da kimchi kavgası da kötü arkadaş. ben severim böyle yemeğin özü sudur, karıştırırken aklının göğe ermesidir içinin temizliğidir benzeri az biraz abartı felsefi yakıştırmaları. bu filmde de böyle birşeyler var, "abartı" kısmından hiç çekinmemiş sağolsunlar, ben bile izlerken doydum bu tür yaklaşımlara.
açıkçası ilkini daha beğendiğimi hatırlıyorum ama daha fazlasını hatırlamıyorum.
Osen:
üstteki mıymıy çocuğu görmezden gelmek adına böyle şirincek bi hatunu olan bir dizi, biraz daha klasik japon mutfağı, sakin dingin bir restoran, sanatı ve içmeyi seven sahibi bu şirince, huysuzluk yapıp duran şehirden gelme mıy mıy çocuk desem yeter bence. üsttekinin aksine, sevmiştim ben bu diziyi.
geleneksel tarda şeyler sevenler de sevebilir sanki. geleneksel derken hayatı paldır küldür değil de biraz yavaş ve tadını çıkararak diye genişleteyim sanki (citta slow&slow food)
Lunch Queen:
Bunu da eğlenerek izlemiştim. hatırlamadığım bir sebepten öğlen yemeklerine çok düşkün olan pride'daki hatun (üşendim adına bakmaya) bir şekilde aile restoranına sahip 4 oğullu babanın gelini rolünde aileyle tanışır, nişanlım dediği hayırsız evlat, hemen akabinde restorandaki parayı çalıp toz olur, kız da işte bir şekilde ilk başta zorlama da olsa aileyle yaşamaya başlar. eğlenceli bir diziydi, daraltmıyorlar insanı abuk sabuk acılarla. omu-rice da ziyadesiyle önemli bir yere sahipti sanki
Pasta:
kore yapımı bu dizinin hem seveni çok, hem yazanı. bi de ben dahil olmayayım. yerden yere vurma ihtiyacımı da üstteki japonlarla giderdim zaten. gerçi öyle çok kötü değil, ama çok suni gelmişi bana. Teppan Shoujo Akane:
japon cızbızcısı genç kız.
yani tam böyle değil de, böyle de aslında. annesi ölünce ünlü şeflikten elini ayağını çekip üsyüne bir de kaybolan baba sonrası en iyi teppanyakicisi olduğunu sanan kızı öyle olmadığını anlayıp babasının peşinden miydi en iyi olma sevdasına mıydı unuttum yollara düşer yanında da sakar kankasıyla. bazı bazı baydığı yerler olsa da eğlencelik sayılabilir... arada böyle yemek düellolarıyla, kankanın abuk sabuk eğlenceli halleriyle izledim işte.
Tea Fight:
Geçenlerde izledim bunu. algıda seçicilik, "çay" konusunda oldukça seçiciyim bu aralar. aslında bence gayet hoş başlayıp sonuna doğru nereden tutacağını şaşrımış bir filmdi.. hele ki o son "tea fight"ta... öyle kavga falan diyince dinamik bir film olduğu sanılmasın, durağan genellikle. birazcık böyle merak uyandırıyor sonra es geçiyor gibi de bir gidişatı var. japonyadan sonra tayvan ne alakaydı onu da merak etmedim değil.
hoşuma giden kısmı ise girişi. animasyonla siyah çay savaşlarının nasıl başladığını anlatıyor.
çok sevdiğim kısımsa, asyadaki az miktarda olan siyah çay tüketiminin bu hikayeye nasıl bağlanmış olduğu. inanmak istedim bu hikayeye :)
evet biraz uzun bir giriş. bir an acaba anime miydi bu diye şüpheye düşmüştüm.
Bachelor's Vegetable Store:
bunun da sonunu getiremedim. ya aslında şöyle diyebilirim ki ben böyle güzel çocuk hatrına bişeyler izlemek için kart kaçıyorum. seven izlesin işte. (güzel de değiller ya diyip uzatmayacağım). gene bir dıramlar dramalar vardı sanki içinde. ama emin de değilim eni konu izlemedim.
çok mu japon işi dolu sanki?.. kore işi bir de "gourmet" diye bir dizi var ama açıkcası izledim mi izlemedim mi hatırlamıyorum, ve bir de yine koreden "terroir" diye şarap üzerine. ilkinden farklı olarak bu şarap üzerine olanı izlemediğime eminim ama.
izleyeyim bir ara dediğim ise Shota no Sushi ve Sushi Ojiler (valla sushi güzel bişey!)
bartender vardı bir de şöyle bir baktığım, ama animesini izleyip sevdikten sonra, bu uyarlamalar sevilmiyor sanki?
my name is kim sam soon ya da coffee princeten yeteri kadar bahsedilmiştir şu blog diyarında.
amaa.. bunların dışında, mesela hiç Antique Bakery'e bir laf edebilir miyim? hâşa!...
kıta değiştirirsek ise kitchen confidential var mesela aklıma gelen... tipik bir amerikan işi olarak, "mutfak ve insan ilişkileri"ni sex bazlı götürüyor. ama mutfağın o telaşlı, abuk sabuk espirilerin uçtuğu ve şefe bağlı olarak bazen agresif olan ortamını görebiliyorsunuz.
benim takip edebildiğim kadarıyla murat bozok, istanbuldaki restoranını ilk açtığı zamanlarda bu yönde bilgilendirici yazılar yazıyordu blogunda, artık epey meşgul olsa gerek köşe yazıları dışında çok güncellenmemiş ama ilgilenen olursa http://muratbozok.com
ve son olarak, ne yiyiyo la onlar diye gözü kalanlar için ise, tarifleri ve dizileri içeren şöyle bir site var, demin resim ararken rasladım http://www.kdramafood.com/
ne ararsan var bir yazı oldu. muhtemelen bir dahaki aya kadar esen kalınız hep "resutoran"larda yemeyiniz, mıncırız evdeki sebze meyve ne varsayı ...
şu ara çok da beynimi uyuşturma dönemimde değilim. sıkılıyorum dizilerden, daha doğrusu gereksiz laflardan; sırf birşeyler izlerken değil günlük hayatta da... sabredemiyorum dolayısıyla ne kore dizisine ne japon ya da başka bir şey filmine
ama blog açmışken en azından ayda bir kez iki kez birşeyler yazmalı diye de bir sorumluluk hissi çöktü demin üstüme. dedim bari en son izlediğim şu filmden bahsedeyim.
baraka, ron fricke'in 92den kalma belgeselimsi filmi. söz, daha doğrusu bizi ilgilendiren bir diyalog yok (gereksiz diyalogdan sıkılan bünyelere şahane?), güzel bir kurgu muhteşem görüntüler var 20küsür ülkeden... film hakkında atıp tutmayı ise bir sonraki yazıya erteliyorum şimdilik zira filmi yolda çoluk çocuk ağlamasıyla, arada pek kısa uyuklamalarla izledim pişmanım bu bakımdan.
o vakte kadar fragmanlarıyla başbaşa bıraksam sizi? işin esası, öksürmekten kafamı çok da toparlayamıyorum
bunu seven bunu da sevdi gibisinden önermelerle izleyeceğim bir sonraki film ise godfrey reggionun yönetmenliğini yaptığı, tüketim toplumundan dem vurarak sanırım insanlığımızdan utanmamızı sağlayacak adı bana pek zor işbu film:
beynimi uyuşturasım yok dedim di mi ben yukarda?sanki iki gündür günde 12şer saat uyuyan ben değilmişim gibi.... insan en azından kendi içinde az tutarlı olur....
çiztanbul sonrası made in europetan anlaşılması gereken belki de baharın gelmesi -ya da gelmesi gerekmesi- sebebiyle midir ne gurbetçi efkarının üstüme çökmesi olabilir... bayadır izliyeyim diyordum bu filmi anca keyfim geldi ve... abi var bu insanlar! bunu göstermek adına izlenmeli izletilmeli.. başka da bir beklentim yoktu zaten.
madrid kısmını tam anladığımı söyleyemeyeceğim, öff kim uğraşacak iki cümle ispanyolca için altyazıyla diye üşendim ve sonunu anlamadım,benim mallığım olsun aramızda kalsın...
evet, bir sürü tanıdık oyuncu var, senaryo& yönetmen ise inan temelkuran.
ben belki çok yaşamadım bunları, karışmadım aralarına o kadar ama izleyince aklıma geldiler, filmde de değinildiği gibi herkes herkesin arkasından zaten konuşuyor,bense aralarında sadece para kazanmak adına bulunuyorum -herkes paranın derdinde de okulun yanında kastettiğim-, en güzeli uzaktan bakmaktır desturunu benimsemiştim...
neyse işte izleyince göreceğiniz, abuk sabuk konuşmalar, kaldıkları yerler, patronlar, patronla işçilerin arasındaki ilişki (garip bir arkadaşlığımsı?), o ülkeden bu ülkeye geçmeler,kaçak çalışmalar-çalıştırmalar, ötekini başka ülkeden tanımalar, çocuklar, sahte evlilikler, karmaşık aileler-aile ilişkileri, sığınmacılar, okuyup iş edindiği halde bu gruptan kopamayanlar, köpek gibi çalıştırılmalar, dönme isteği ama beklentilerin yarattığı baskı... ne bileyim ben bir yıl içinde hepsinden azar azar gördüm, gördüklerimin sadece yaşananların küçük bir kısmı olduğunu bilerek... ve ötesini az buçuk tahmin ederek
tabiki de sadece bu değil yurtdışındaki türklerin hayatı, ama çok canimcicimsüper bir elit değilseniz orada burada en çok karşılaşıp muhtemelen görmezden geleceğiniz veya en fazla memleket nere/siz nereden? şeklinde bir diyalog yaşayıp dönünce belki sadece 'en alakasız yerde bile türk var' şeklinde bahsedeceğiniz kişiler çok sayıdalar ve bir kesiminin böyle bir hayatı var, yanında da ciddi (yaşam şeklinden oluşma psikolojik) sorunları... sırf türkler de değil,filmde azıcık gösterildiği gibi avrupalı olmayan -aşağı kesim- yabancı güruhu için benzer hikayeler söz konusu sanki... hatta bazı ülkelerden gelenlerin yanında türk/kürtlerin hali iyi bile kalabiliyor ne yazık ki
izlemesi biraz zor,sıkıcı ya da anlamsız gelebilir belki başta, kopuk da zira film ama anlat bakalım diyeni yanıtlarken arka planım olabilecek bir film bu benim için, bak bu var ya onun gibi biriyle şurada tanışmıştım diyeceğim. (bazen düşünmüyor değilim, bu yurtdışındaki öğrenciler birbirinden karizmatik anılarla karşılaşırken ben nasıl bu insanları aramadığım halde buldum diye..)
ayrıca film 15. altın koza film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmış, 18 kişi beraber... şaka mı dedim, 18kişilik en iyi erkek oyuncu ödülü... ona bakarken radikaldeki şu röportaja rasladım,anlatmışlar işte filmin nasıl çekildiği, yayınlandığı, oyuncuların ödülü bırak filmden bile neredeyse haberdar olmamalarını falan.. hoşuma gitti
teoman kumbaracıbaşını pek bilmiyordum, yazı/tura diyince birşeyler çağrıştırıyor ama o da sonradan. neyse kim ki bu derken şöyle bir müzik grubu olduğunu gördüm ve sevdim pek. http://www.myspace.com/acaipademler
sevdiğim diğer bir yanı da şarkı sözleri, ünlü şairlerin sözlerinden yola çıkma..tanıtmışlar işte kendilerini şurada
marshall planı nı amfi olarak düşünmek.. bilemedim ki, a sunucu hiç mi dinlemedin şarkılarını?
Nedense internet servis sağlayıcımızın canı bize yeni modem göndermek istemiş, ama bunu bize haber vermemiş, postacı eve gelmiş ama evde kimseyi bulamamış,vs vs vs lerle bir de bakmışsın internet kesik; daha kötüsü 4 günlük paskalya tatili, üstüne internet ayarlarına sahip çocuk bir bilinmez şehirde derken derken ben epeyce bir film izledim. Daha doğrusu bilgisayardaki filmleri, bir kısmını tekrardan ,izledim ilk önce gelir ya internet umuduyla( 2046, in the mood for love, chungking express seviyorum bu üçlüyü sanki)
Ride away diye bir kore filmi izledim, işte beklendik kore filmi, dingin falan, azıcık aşk var ama eski aşk da var, kız bırak artık onu yakarışına girer, zayıf at-beklenmeyen- kazanırsa dilek gerçekleşicek umudu, falan filan derken eeen bir sonunda ben “eyhh tipik” kategorisine soktuğumdan başka türlü ummuştum. Mutlu son dediğin tek tip değil tabi
Bir haftadır internetsiz olunca alıp bilgisayarı okula götürdüm, lakin kimsenin uğramadığı penceresiz lab.ımın popüler olacağı, dolup taşacağı tuttu, ve o arada dünyanın en gereksiz filmlerinden birini yüklemişi.. sırf iyi bir kısmı çıkar,güzel manzara neyim gösterir hevesiyle sonuna kadar izledim ve öehh çekerek de silmişim galiba ki şimdi adına bakayım dedim yok bilgisayarda. Olaki çin işi belgesel seslendirmecisiyle lösemi kızın aşkını anlattığını söyleyen bir yol filme denk gelirseniz,ve 20 yaşın da üzerindeyseniz zaman harcamayın derim. Ne belgesel seslendiricisi anım şanım bir seslendirme yapıyor ne de koca Çinde yol diye gittikleri yerler adam gibi gösteriliyor. Tamam her senaryo güzel olacak diye bir beklentim yok ama asya filmlerini konusunu beğenmesem de sonuna kadar izlememi sağlayan görsellik burda beni pek etkilemedi. Ayrıca oradaki kız gibisinden birini biliyorum, allah anasına babasına sabır versinden öte bana uzak onlara yakın olsun şeklinde ikinci de bir dileğim var.
Aa sahi bu film değil de niye ne zaman indirdiğimi bilmediğim who r u denen film fena değildi. Sıkıldım mıkıldım biraz ama senaryonun potansiyeli vardı. Zorlama yerleri, bunu da koyalım ki klişelere doyalım gibi hisler verdi bana ama izledim bitirdim, belki de üsttekinin etkisiyle de kayda değer buldum.
O değil de....şeklindeki pek sevdiceğim lafla konuyu değiştirecek olursam, siyah beyaz derim!ekşisözlüğe baktım demin pek sevilmemiş. Niye sevmediniz ama ya? Ben mi bu muhabbetlere hasret olduğum için “sıcak” buldum filmi?delicesine iki tek aracak adam bulamamak mıdır bana filmi sevdiren, Erkan Can ve muazzezini görmek mi, bir aralar gruba takılan 70 yaşlarındaki amcadan sonra Tuncay Kurtizin karakterinin şeker gibi olması mı,filmdeki barda arkada göze takılan bilindik simalar mı, yaşı o kadar almamış olsam bile konuşmaların çok tanıdık olması mı bilmiyorum, öylesine seçtiğim, kütüphanedeki az sayıdaki kayda değer türkçe filmlerden biriydi siyah beyaz, aldım hiç olmadı bişeylerle uğraşırken ses olur diye ve oturup başından sonuna sıkılmadan izledim.
Kimileri bu kadrodan ne filmler çıkardı bu mudur demiş ama bu senaryo da başka kadroyla olmazdı sanki ya?Erkan Can dan başka kim bir salyangozla konuşabilirdi ki, hem Nejat İşleri azıcık farklı bir karakterde görmek güzeldi, tamam kabul,belki Şevval Sam yerine bir çok başka insan konabilirdi-oyunculukta niye zorluyor anlamıyorum pek-, senaryo daha ayrıntılı ,daha birbiriyle ilişkili olabilirdi ama hangi “günümüz kadını” umursamamış gözükse de incinmiyor reddedilmekten veya bunalımlardan-çok yedikten sonra kendine kızmıyor.
Senaryoda ise mesela anlamadığım ilk sahnede niye biri öldü, niye nejat işleri karısından ayırdınız da o sadece bakakaldı ve hiç sallamadan devam etti, ya da sonunda ben mi yanlış hatırlıyordum şevval samın nejat işlerin mutfağında işi neydi, hastanedeki adama ne oldu sahi?
Ankaralı değilim, ama bu bildiğin ankaradaki siyah beyaz bar ın hikayesi mi diye sormak isterim birilerine, based on a ture story mi ne yani bu kafadaki amaları dayandırmamız gereken şey? ekşisözlük dedim ya, belki orada yazmışlardır ama ben sonran başlayıp iki sayfa okudum işin aslı,ve bu sorunun cevabına raslamadım. belki bir ara tüm yazılanları okurum belki bir gün sevgili ‘yenimodem’ bizim eve ulaşma başarısını gösterir, belki hayat bayram olur....
Hoşuma gitti işte film, muhabbetler güzeldi, barmen gibi bardan biri gibi bakmak güzeldi, yanlız hayatlardaki arkadaşlık güzeldi... senaryo bağlamlar şunlar bunlar diye bakmak yerine böyle bakınca sevilir bence.
bir yerlerde,bir zamanlar bu videoyu izlediğimi hatırlıyorum, ve sonra filmi de izlemek istediğimi... galiba festivallerin birinde gösterilen filmlerdendi. gel gör ki ben unutkan bir insanım, ve ne yazık ki şarkının melodisini hatırlamak 'neydi bu filmin adı' sorusuna bir ipucu teşkil etmiyor. geçenlerde, bir sitede nathalie portmanın resmi vardı, o ara aaaa o ağlayan kadın bu kadındı diye bir aydınlanma yaşayıp filmin adına da kendisine de ulaştım.
daha vurucu bir film olarak düşünmüşüm "free zone"u, filistin-israil sorununa daha sarsıcı yaklaşacağını da.dolayısıyla tavsiye edermiyim başkalarına bilmiyorum. meğerse yukarıdaki kısımda kızımız kendi sebeplerinden öyle içli içli ağlıyormuş. ama son sahneyi abartı olsa da sevdim, bölgedeki hayatın bir bakıma özeti olmuş.ve oyuncuların yaş seçimi-ülke bağlantısını
o bölgedeki hayata değiniyor film. üç kadınımız var: nişanlısından terk amerikalı rebecca, yahudi hanna ve filistinli leila... hepsi bazı sebeplerle, kendince sebeplerle oradan oraya sürüklenmişler, bazı işlere kalkışmak durumunda kalmışlar ama kadınlar da bir yandan. leila nın, hanna nın "neden seni götüreyim" sorusuna cevap olarak "sen kadınsın, ve annesin anlarsın" gibisinden lafıyla bir an umutlandım farklı bitecek belki bu hikaye dedim, sonra israilli arabayı sürüyor, amerikalı ortadan kafayı uzatıp aralarına girmiş, ve diğer koltukta da arap bir şarkıya beraber tempo tutuyorlar ta ki sınıra-karar kısmına?- kadar (karar veremedim burada, bahsedilmek istenen düşman gözükseler de ortak bazı şeylerde eğlenebilmeleri mi -kültürel benzerlik gibi- yoksa iki düşman geçinen ülke arasındaki sözde arabulucu 'free zone' amerika mı..)
ve son olarak her iki tarafında haklı olduğu ve amerikanın o fırsatta (onlarla işi bitmişken?) toz olduğu bitmek bilmeye tartışma... bir nevi inekiçtidağakaçtıyandıbittiküloldu hikayesi; benzeri ama çok daha etkileyici sözlere sahip "had gadia" eşliğinde...
bol konuşmalı bir film. çok yer değiştirmelerine rağmense pek yol filmi diyemem (kendimce uyduruk yol filmi sınıflandırmama göre :) ); araba filmi daha ziyade, bir bi arabada, bir öteki arabada sonra yine ilk arabada geçen, anlamadıysanız açık açık anlatıyorum gösteriyorum gözünüze sokuyorum diyen bazen de.. hem zaten oraları -kitaplardan tüm tarihini bildiği yerler- rebeccanın görmeyi beklediği gibi "romantik" de değil...
a bu arada,yönetmeni amos gitai
...bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?...
....ve her şey yeniden başlıyor işte.
(şarkı/tekerleme tüm filmden daha etkileyici yine de)
bak gene yaptım, saat kaç oldu... oysa tek istediğim skype saatini beklerken salatanın yanında birşeyler izlemekti. yarım saat derken tüm filmi izlemişim
belki isminden tahmin etmişinizdir, bir geri sayım filmi bu. yok geri sayım değil, ileri sarım? hmm nasıl demeli ki, bildiğin birden binyediyüzyetmişsekize kadar gidiyoruz, ve binyediyüzyetmişsekizde film bitiyor.
en güzel özeti bu olur bence.
tamam bazı yerlerde etkileyici olacağız diye gereksiz kasmışlar, o hastanedekiler ilgiyi adama çekmeye değil kadını akıl hastanesine yatırdıkları izlenimi yarattı bende, ya da kadın kanser olmuş her tarafı çökmüş süzülmüş, zerre saç teli kaybetmemiş göz altı çökmemiş. keza koca kişisi de, onca uykusuzluk çekti ama yürüyüş dışında hiç yansıtmadı maşallah.
gibi.. ayrıntıya takılınca daha çıkar da sevdim bu filmi; hikayesini değil de anlatış şeklini, niyetini, yazar kocanın hayal dünyasına geçtiğimiz zamanları...
ve fragmanını da sevmedim, buraya koysam mı diye filmden sonra izledim ama coşkulu bir amerikan dramı gibi olmuş, bence filme uymamış. filmi izlenir yapan bence konusu ya da oyuncuları değil (kansere yakalanıp bir yıl ömür biçilmiş karısına her gün bir hikaye yazmaya karar veren büyümemiş bilim-kurgu yazarının gerçek hayatından uyarlanma anıları) onu yansıtış şekli ve hikaye içindeki eşini güldürme niyetiyle yazılmış kısa hikayeler. mesela aşağıdaki gibi evin üstünde süzülen deniz anaları, birbirine savaç açmış robotlar,
filmin başlangıcı da pek şirin, yazar çimenlikte hikayesini yazmaktayken hikayenin nasıl geliştiğini görüyoruz. kafasını yukarı kaldırıyor ufoyu andıran bir bulut var, ve hooop o ufo dolaşmaya başlıyor derken satürn gözüküyor ufukta (bulut?) ve üç tane uzaylı robot ufodan aşağı sarkıtıyor
hayır ışınlanmıyor, sarkıtılıyor :) böyle bir masumluk var filmde, hatta buna değinen bir hikaye de... robotlar o modern çirkin ya da android robotlar değil de eskinin o kutukutuüstüne robotları.
aslında filmin başı ve ortaları izlenesi. o hayal dünyasını, karı-kocanın uyumunu, karısı setsukonun (yuko takeuchi) hem kocasına annesi gibi bakıp hem de onunla bir olup sabırsızlıkla hikayelerini beklemesi sürekli kocası sakuyu (tsuyoshi kusanagi) desteklemesi, sakununsa hikayelerini yazarken gerçeklikle hayal dünyası arasında kalmasını beğenerek izledim. ama işte setsuko ağırlaşıp da dram işin içine girmesi gerekince olmamış pel...
yuko takeuchiye pride dizisinden dolayı sempatim vardı, hatrına sonuna kadar izledim. de izlemesem de olur muydu ki o sonu ne...
gong yoo güzel adam vesselam. ama bu filmin başrolü değilmiş, iyi ki de değilmiş..
yani demek istediğim filmi yüzüne kurban gülüşüne heyran şeklinde izlemenize izin vermiyor, ana konudan saptırıp kendi üstüne çekmiyor ilgiyi,ve filmi alıp götüren o üç çocuk aslında. aferin kerata dedim kendi kendime, egosu tavan yapmamış. gong yoo nun canlandırdığı karakter herhangi biri olabilirdi, ama masum yüzlü gong yoo nun olması iyi olmuş öğretmenin ilk baştaki tereddütlerine güzel uymuş.. genel olaraksa fena değil diyebileceğim bir film.
yatılı bir işitme engelliler okulundaki çocuk istismarı üzerine film.direk konuya giriyor lafı dolandırmadan ve çıkamıyor. gerçekte de çıkamamışlar zaten, -hmm spoiler olmuş bu sonrası- filmin sonunda yazana göre zanlıların bazıları okula geri dönmüş dava kapanmış ama çocukların haklarını aramaya çalışıyorlarmış hala.
ve izlerken evet biz benzer yaşamlar sürüyoruz korelilerle diyorsunuz;esasında bilmem gerçekten de öyle midir ama insan özünde her yerde benzer davranışlar sergiliyor: rüşvet, tanıdıkla bir yere gelme, polisin "orantılı" güç kullanımı (bizeki orana yaklaşamamışlar gerçi filmde) , bürokrasi, adaletin işleyişi, insanların görmezden gelmesi, para için torununu ya da akrabasını yoka sayma, sırf dindar gözüküyor diye o kişiye toz kondurmama, ahlak, vicdan...
sinirlendim yine bak....
bizle farklı diyebileceğim şey ise şu bazı kore ve japon işlerinde de rasladığım "babasının okulu" olayı. kore ve japonyada böyle bir olay mı var anlamadım ki, baban okul yaptırdıysa krallık sizde, müdür rütbesi babadan oğula geçer diye bir kural var sanki. sorayım bakayım bunu bir ara onlara...
günlerden bir gün, film zevkine güvenebileceğim bir japon arkadaş yapacakbirşeyyoksatoplaşıpyemekyapalım etkinliği sonrası hali hazırda toplanmış kalabalığı mı fırsat bildi toplanmanın sebebini mi unuttu hatırlamıyorum nereden esti ama bize tıka basa yemenin ardından izlenebilecek en enterasan filmlerden birini izletti.
hani bazı filmler olur ya, yönetmen ya da senarist ne kafasındayken bunu yaptı dersiniz çok mu zeki olduğundan yoksa çok mu farklı olmak istediğinden bilemezsiniz ama ortada enterasan sahneler vardır... tampopo da bizim için o izleyişle böylesi bir kararsızlığa sürükleyen filmlerden oldu o gün. bir ara tekrar izleyeyip karar vermeyi planlıyorum zira konuşarak olmayacak,o kadar söylediğim halde daha kimseye izletebilmiş değilim. izlediğimiz grup içindekiler zaten direk tiksindiler filmden
özetle üstten bir "noodle/ramen" filmi alttan biraz kültürel eleştiri kenardan köşeden ise az biraz fantazi katılmışı; kısa hikayelerle bir edilmiş komedi; ama kahkalarda süründüren cinsinden değil. (yazar burda halkı uyarıyor: bir "hana kimi" beklemeyelim)
böyle yazdın da ne oluyor şimdi a kuzum bu filmde derseniz de şöyle ki, kovboy kılıklı kamyon şöförümüzün, restoran sahibi bir anneye en iyi ramen nasıl yapılırı öğretmesiyle başlayıp japonyadaki noodle ve yemek kültürü üzerine hikayeciklerle genişleyen (nasıl yenmeli-yemeğe saygı- batılı vs japon (höpürdetmeli mi höpürdetmemeli mi)-alışkanlıklar...), aralarda ana hikayeye dönmeyi unutmayan; kısaca "yemek" kavramının japon kültüründeki yansımalarıyla love of food-food of love arası bir yerde kendini unutturmayan bir film tampopo. eminim başta bahsettiğim arkadaşlar sevmemiş olsalar bile hala hatırlıyorlardır filmi.
hmm yine konuyu anlatamadan geçtim di mi? o kısmı beceremiyorum galiba..
mom and me, and sometimes dad diye de devam ediyor filmin adı.
şahsen benim içimde bi ukte, tokyoya gidip de hangi akla (akılsızlığa?) hizmet burayı görmeden dönmeyi başardım hiç bir fikrim yok. bu uktenin yanında izleyemeyeceğim etkinlikleri takip edip uktelerime ukte katmak şeklinde gizli bir hobi kazandığımdan da şüphelenmiyor değilim. mesela istanbulda olmamama rağmen japon filmleri festivalinin programına göz atmak da bunlardan biri. ve burada gözüme kestirdiğim fakat ancak izleme fırsatı bulduğum "tokyo tower: mom and me, and sometimes dad "
bir çocuk, bir herşeyoğlumiçin annesi, büyüme süreci, bazen gördümüz artistözgürveayyaşruh baba, ve sembolik olarak tokyo tower.
böyle adı üstünde sade bir konu; ama çok güzel anlatımlı, ve ağlatmalı, ve düşündürmeli, ve anneyi özletmeli...
geçenlerde okuldakilerle de konuşuyorduk... tipik avrupalının (genellemeler, genellemeler..) çocuklarını adam ediş yöntemini eleştiririz, hiç bize göre değil çocuğu 18inde -bir bakıma- kapı dışarı edip noelden noele görmek. ama diğer yandan da bizim gibi kültürlerde, çocuğa ne olursa olsun destek olmak bazen çok abartı durumlara kaçabiliyor. mesela ben bile bilirim "haylaz" diye sempatikleştirilmeye çalışan çocukları için varını yoğunu tüketen bazı aileleri. ve buna karşın o çocuklar hiç veya çok geç olana kadar ailelerinin kıymetini fedakarlıklarını bilmez. ya da bilse bile hayata karşı o kadar toydur ki nasıl ayakta duracağını şaşırır. diğer yandan ailemin desteği olmadan bir yaşam bana çok korkutucu geliyor, gerçek anlamda bir tek başınalık, aidiyetsizlik...
ya da?
öyşe işte, vapurlar filan ; ve biraz da tavır veyahut tava
go to hell gibi birşey olsa gerek bu go to dmc, metal kökenlerimi lisede olmadı en geç üniversite bir-iki de falan bıraktım, hatırlamıyorum pek literatürünü.. ama eğlendim filmi izlerken. animesinin ilk bir kaç bölümünü izlediğimi hatırlıyorum ama bitirmemiştim. dolayısıyla tam kıyaslayamam ama işte dediğim gibi eğlendiğim bir film oldu. zaten müzikleri gerek pop gerek metal karakterliler pek başarılıydı ama kenichi matsuyamanın dönüşümü ise ya da bunu yansıtması diyeyim muhteşemdi bence.
(muhteşem çok abartı bir kelime değil mi? "çok iyiydi" "çok sıkıydı" "başarılıydı" bunlarsa sıkıcı kelimeler?)
ben bu şahsı, norvegian woodsta da izlemişim meğerse, orada da bence onca deli kişiliklerin içinde gayet başarılı bir oyunculuk sergiliyordu, burada ise gerek pimpirikli narin negishi'yi gerekse şeytan krauser'i süper yansıtıyor. çok sevdim
baktım da, çok sevdiğim animenin nefret ettiğim filminde de oynamış (nana), izlemediğim ama animesi pek güzel olan death noteta da.. severim ki böyle insanı ne diyim...
evet böyle iki zıt davranış segileyen bir karakteri yansıtıyor matsuyama kenichi... soichi negishi köyden tokyo üniversitesine gelirken isveç popu ya da singer songwriter türünde (kore filmlerinde -anlayamadığım bir şekilde- indie dedikleri) müzik yapıp insanlara hayaller sunmak isteyen kibar, narin, yardımsever, şeker gibi bir çocuktur . ama derken bir şekilde(nasılını öğrenmek için mangasını mı okumalı?) kendini black/death metal türünü başarıyla icra edip şahane anamı kesen ben babamı kesen ben misali şarkılar yazarken bulur. kendinden, bu grup için yaptıklarından ve metal camiasından tiksindiğinden etrafındaki diğer insanlara ve ailesine ne yaptığını söylemekten de utanır, ve çift karakterli bir manyağa dönmesine az kalır. ama aslında bence seviyor kerata, kızdığında falan bildiğin ortaya krauser çıkıveriyor.
sevdim, eğlendim; mesela şu tuvalet sahnesini hem animesinde hem filminde çok sevdim, punk grubunun sahnesine dalmadan önce ritim tutması da pek şekerdi krauserin, ya da filmin sonundaki konserde bir an negishinin şarkısını söylemeye başlaması...
aklımda kaldığı kadarıyla, animesinde çocuk pek de tasarım harikası bir evde oturmuyordu, stylish stylish diyip durduktan sonra bu mudur dediğimi hatırlıyorum, ya da dmc konserlerinde sahneye onlarla bir çıkan mazoşist amca da yoktu filmde, ve patron hatun o kadar sert değildi. törpülenmiş tabi alışıldık olarak film. ama yine de güzel. grubun fanları da pek süperdi
japonlar anime uyarlamalarını -nana hariç- iyi yapıyorlar sanki
a bir de animede tetrapod melon tea ile karşılaşma şekli daha hoşuma gitmişti benim.
böyle işte...
metale -tabiri caizse "sert müzik"e- alışık değilseniz, kafanız şişer izlemeyin boşuna.zaten çocuğun gül cemalini de göremeyeceksiniz
daddy long legs'i hatırlarsınız değil mi? kitabını okumuş veya animesine trt de denk gelmişsinizdir, değil mi?
dolayısıyla, bildik bir hikaye aslında bu daddy long legs. yine de filmini çekmiş koreliler. yani en azından siz konuyu bildiğinizi sanıyorsunuz.aslında şöyle diyeyim benim için öyleydi, ve daddy long legs i geçip filmde anlatılan diğer hikayeye takıldım. üstüne bir de kandinsky dediler, ben de evet bitirmeliyim bu filmi dedim. protect the boss'da da benzeri olmuştu, bir slam dunk diyerek bir izleyici daha kazandı adamlar... neyse kandinsky.. soyut sanat eserlerine bir çoğumuzun gösterdiği yaklaşımı alt hikayedeki (ya da bizim öyle sandığımız hikayedeki) esas oğlanımız da gösteriyor. "altı neresi? üstü neresi?!?"
ana hikayeye geri dönecek olursak, kızımız tabi ki sevgili daddy long legs'inden desteğini neredeyse tüm film boyunca alıyor. ama kore filmi işte,karakterlerin yaptıkları insanda (kadınlarda?) "benim de olsun / ben de istiyoruuuğğğğm" etkisini yaratıyor, klişe dahi olsalar... mesela ayıcıklardan zerre haz etmeyen bir insan olarak ben bile aşağıdaki hediyeyle karşılaşsam canııım diye yumuşayıverirdim muhtemelen hemen.
bildik bir film gibi bu film de, ama sanırım koreliler animelerin uyarlamasını yapmak yerine böylesi insancıl hikayelerin uyarlamalarını yapma yolunda devam etmeliler, daha başarılılar bence. filmi tek cümleyle özetle deseler belki daddy long legsmişcesine özet geçerim ama filmde konuyu daha farklı bağlamışlar, ayrıntılar daha farklı, dolayısıyla aynı hikayeyi izliyormuş hissi vermiyor ve beni daddy long legste az da olsa rahatsız eden son, rahatsız ediciliğine yitiriyor.
alzheimerın hayatlarımızda yaygınlaşması mıdır sebep bilemiyorum ama sanki son zamanda anılar ve yok olma ihtimalleri üzerine daha fazla film çekilir oldu? örnek olarak kore sinemasında bile benim izlediğim "a moment to remember" ,"the last blossom" ve bu film var, belki daha fazlası da vardır. ürkütücü bir konu anılarını yitirme riski. anılarım, yaşadıklarım olmadan ben ben olarak kalır mıyım? yine bu insanları sever miyim?
filmdeki gibi kalbim gidip yine aynı kişi için atar mı?..
sanmam, ama inanmak isterdim..
ayrıca film bana "bana old and wise'ı çal"ı hatırlattı. ikisi radyoda güzel sakin müzikler eşliğinde geçiyor (biri gece diğeri gündüz), ikisi de klişeler bazı zorlama yerler içeriyor, ama yine de izleniyor.
ve bir insan için film izleyen kişiler oluyorsa, kore filminde hyun bin, türk olanda ise erkan can oynamış, çağan ırmak ise senaryo ve yönetmenliğini yapmış.