Showing posts with label japonya. Show all posts
Showing posts with label japonya. Show all posts

Thursday, May 9, 2013

memories of matsuko




elimizde acıların çocuğu matsuko varken bu kadar şirin hatta eğlenceli bir film oluşturmak pek bi başarı.. insanlar durmadan hayatını alt üst ederken tek derdi aslında sevilmek ve yalnız kalmamak olan matsukonun trajik hayatını, küçüklüğünden başlayarak izliyoruz aralarına moulin rouge kıvamında şarkılar serpilmiş amelie müzikali havasındaki ama yine de onlardan farklı duran çekimleriyle.

nesi farklı dersen, ben de açıklamak istedim ama konuyu toparlayamadım (hayatı kötüleştikçe çoğalan/canlanan renkler?yok bu da değil) ve kolaya kaçıp fragmanı aşağı yukarı filmin izleyiciye neler sunacağını veriyor sanırım diye bağlayayım




god is love- god is matsuko


Friday, May 3, 2013

Japonya'ya mı gitsek? / International Student Conference

kendi kendimi kopyalıyayım.. burayı asyaya meraklı daha çok insan okuyor sanırım?


iyicene "bizim etkinlik" haline gelmeden artık başkalarının da haberi olmalı gitmeli katılmalı cıvırmalı gezmeli etmeli..

öğrenci ise..

adam gibi açıklayayım... japonya'da her sene 2 haftalık uluslararası öğrenci konferansı düzenleniyor. japon ve yabancı katılımcılar ilk haftayı "study tour" adı altında japon kültürünü tanıma amacıyla 5 şehire (kyoto,kobe, osaka, okayama, kyusyu) dağıtılıyorlar. her şehrin programı biraz farklı oluyor, ama özetle burada aile veya öğrenci evinde kalıp, ye iç gez çeşitli japon işi etkinliklere katıl kaynaş konuş gibi şeylerle geçirdikten sonra haftanın sonunda tüm katılımcılar tokyo'da buluşuyor ve etkinliğin esas konferans kısmı başlıyor. bu arada belirteyim, konferansın konuları dünyadaki sosyal sorunlar üzerine... katılımcılar daha önceden seçtikleri tartışma grubunda bu sorunları inceleyip bir çözüm önerisi getirmeye çalışıyorlar, ama bu "tartışma" kısmı genelde yarım gün oluyor, öğleden sonraları ya tartışma konusuyla alakalı bir teknik gezi ya da kültürel gezi falan olup, akşamları da japon işi eğlencelere akmak (=karaoke?) şeklinde geçiyor.. ve tabi konuşma dili ingilizce, bilmem belirtmeye gerek var mı...

ben çok eğlendim, hiç aklıma gelmeyecek yerlerden çok güzel insanlarla tanıştım, kendimin de şaşırdığı bir şekilde hala iletişim halindeyiz, hatta üşenmediler avrupada bir yerlerde buldular beni ve daha da bi kıymetlendiler gözümde falan.. benden sonra bi kaç tanıdığım da katılıp benzer anılarla döndüler..  dolayısıyla isterim ki herkes bunları tecrübe etsin. ama, "ay ben balık sevmem suşi denemem yeşil çay mı tövbeler olsun, kahvaltıda ekmek peynir yemezsem ölürüm" kafasındaysanız avrupadaki etkinlikleri araştırın, yormayın kendinizi oralara kadar, ne size ne çocuklara işkence olsun zaten düzenleyenler 20 yaşların başındaki öğrenciler, profesyonel adamlar değil. ki işin eğlencesi de bence burada.. bu kafada değilseniz (sitelerinde de dedikleri gibi think as a world citizen), katılın anacım şuna. hem bak bu sene yabancılar için katılım ücretini de düşürmüşler. hatırlamıyorum önceden ne kadardı, ve hatta hesap etmedim de kaç liraya tekabül eder ama içinde yeme+içme+kalma+taşıma-ücretinin-çoğu dahil olunca kendiniz gitseniz eşek yükünle para vereceğiniz japonya için bence ucuz kalıyor.
(ama o uçak bileti yok mu o uçak bileti...)

japonları sevin sevdirin fahrikomitesi adına, 30 mayısa kadar şurdan başvurun canlar diyerek de bitiririm:
http://isc59.gonna.jp/index_EN.html

https://www.facebook.com/InternationalStudentConferenceByISA







Thursday, April 25, 2013

The Foreign Duck, the Native Duck and God in a Coin Locker

bir önceki filmle bırakmak istemedim, çok depresif gibi..değil de.. yani demin birden böyle bi'şey aklıma geldi, dur dedim bir de şu filmden bahsedeyim, sanki çok eğlenceliymiş gibi. değil aslında ama negatif hislerle dolup taşmıyorsunuz sonunda, böyle bi yazık ya la hissi en fazla kaplar içini. ama adı çok eğlenceli, en azından "ördek" figürüne olan ayrı bir hassasiyetimle ben çok beğendim bu ismi. nerden buldun dersen, fish story derim. onun yönetmeni yoshihiro nakamura ve senaryoyu yazan kotaro isaka'nın işi efendim. o yüzden abuklu eğlenceli birşeyler bekleyerek konusunu okumadan başladım izlemeye.

fish story'de olduğu gibi burada da hikayeyi etrafında çeviren bir şarkı var. bob dylan'dan blowing in the wind bu sefer. daha sakin. ve belki de dolayısıyla film de daha sakin fish story'e kıyasla.





isimleri atarak anlaşılacağı gibi yabancısı/yerlisi olma hali film; ya da yarası olan..'dan dem vurarak o kısma takılan olabilir (!).  diğer taraftan bakarsak ise bir ileri bir geri sarak anlatılan bir hikaye ve güvenmememiz gerektiği söylenen bir komşu karakteri ile verilen butan'lı öğrenci gizemi var. butan'ın kendi başına yeterince gizemli bir ülke olduğu yetmezmiş gibi (zamanında takıldığım bu ülkeye şurayı okuyanın da aklına sokmak adına işbu youtube videosu ve en kısa yoldan ekşisözlüğü önermek istedim. gerçi ilk entryde bahsedilen yabancı turist sayısında bir limit bildiğim kadarıyla yok ama ülkeye belirtilen turizm acentalarından yapacağınız rezervasyon sonrası girebiliyorsunuz. doğaya/ülkenin kültürüne saygılı "kaliteli turist"i çekmek imiş amaçları. gibi şeyler) ehemm neydi, yetmezmiş gibi, bir de bu neyine güveneceğimizi bilemediğimiz ileri geri saran senaryoyla benim ilgimi çekti film.

filmin laf salatası olmayan düz bir özetini de yapıp bitireyim.. başka şehirdeki üniversiteyi kazanıp kendisi ufaktan bir eve taşınırken yan komşunu olan iki tiplemeyle tanışır, biri moron mudur dilini mi yutmuştur nedir konuşmaz öteki ise konuşmayı bırakmaz ve bhutan'lı öğrencinin hikayesini -merak uyandıracak şekilde- anlatarak ve ona yardım edelim (en bi kapsmlı japonca sözlüğü çalalım ki native duck/foreign duck farkını anlasın!  gibi -japoncada bunun için iki ayrı kelime var imiş)  ısrarlarıyla bir şekilde bu yeni taşınanı da peşinden sürükler. bu arada hikayeye pet shop sahibi de girer, yeni öğrenciye o bhutanlının hikayesini anlatana güvenme diye uyararak. halbuki öteki de buna güvenme demişti. böyle işte. azıcık da kız meselesi ve ondan da daha az miktarda japon kültürene dokundurmalar diye de eklersem gayet başarısız başka bir özet daha yapmış olurum. ama zaten film hikayesi için değil hikayeyi anlatış şekli için izlenesi.

üzücü bir hikaye aslında, abukluğu da az fish storye kıyasla ama ileri geri giderken sonunu bağlayış şeklinin hatrına öneririm.






etrafımızdaki yabancıları sevelim, onlara hep yardım edelim, di mi? yazık onlara da..  :)






Thursday, April 4, 2013

trendler?

daha önce şurada bahsettiğim natsumi hayashi'den sonra zamanı durdurmak japonya'da moda olmuş mu ne... sabah sabah güldürdünüz ya beni caponlar ne diyim size... harlem shake gitsin bu gelsin bari



tüm resimleri buraya alma niyetim yok, kalanı şu albümde: http://imgur.com/a/LsgGd?gallery

Monday, March 4, 2013

sevdim ki..

.. diyip gideceğim.

bu katachi'nin hem kendisini hem de videosunu, ve clocca ile decorate'in kliplerini ..



hem bazen hayat *mışyapmak gibi zaten

Friday, February 8, 2013

shonen merikensack

fish story'i olaki izleyip beğendiniz, lakin absürdlüğe doyamadınız bir tutam kankurô kudô filmi "shonen merikensack" alınız, kafi gelecektir..



müzik şirketinde yetenek avcılığı gibi bir işten kovulmasına ramak kalan kanna-kız, internette rasladığı bir punk grubunu hemen patrona gösterir, zerre araştırma yapmadan. zamanının punkçılarından olan sazan patronsa olaya atlar, ve kız daha grupla görüşmeden ülke çapında turne ayarlar falan filan... böyle gaz bir tipimiz elde dursun. gruba gelirsek, yetenek avcısı için azıcık kart kaçacak yaşta -40-50 arası- hatta solistleri yürümeyi bırak konuşamıyordur bile.

ve bir gazla turlarlar ülkeyi


yol filmlerinden alışıla geldiği gibi, geçmişle hesaplaşmalar da var içinde. şimdiki zaman ve geçmiş zaman arasındaki bağlantı ise grup hakkındaki video kayıtları ve röportajlardan oluşan belgeselimsi ile sağlanıyor ve biz 25 yıl önce neymiş abiler görüyoruz.

azıcık spoiler a kaçacak belki resimler ama film böyle işte. dramatik bir an gelecek gibi oluyor, yerine puhahah dedirtiyor



ve the end...




önemsiz notçuk: fish story'deki gibi burada da bir şarkı sözünün üzerinde duruyorlar biraz

bir de sonradan bir edit: arkadaşa yollamalık fragman ve babanın resimde gördüğümüz anını arıyordum "telya walking and being stupid" başlığıyla şunu gördüm. telya karakterinin birilerine bir gönderme olduğu belliydi de pek bilmediğim bu japon şarkıcıları için böylesi direk bir gönderme olduğunu düşünmemiştim. meğerse akumu chanda aaa bu oymuş dediğim gackt imiş kendisi. hep aynı eksende dönüp duruyormuşum gibi sanki...
(ve neredeyse tamamen kendi yazılarıma link vererek de kısır döngümü sürdürmeye devam ediyorum)

Thursday, January 24, 2013

osozaki no himawari

sizi bilmem de ben kıştan payımı şimdiden aldım, kara doydum taştım güneşe hasret kaldım ve dolayısıyla bu diziyi izlerken huzur buldum (tamam, abartıyorum azıcık). başka da bir şey bulamadım ama genel olarak sevdim kendilerini. insana zerre birşey katmayan ama bir(kaç) çırpıda biten (10 bölüm) slice of life grubunda izlenesilerden. akumu chan dan sonra güzel sanmış da olabilirim belki. 

aslında yaz mevsiminde geçmiyor dizi, ama kar görmüyorsunuz ki beni yatıştırıcı bir şey. onun dışında pastoral hayat çok görmesek de doğal güzellikleri pek bol ve genç nüfusu azalmakta olduğundan gayet sakin bir kasaba hayatı var. büyük şehirden küçük kasabaya (ya da epey küçük bir şehre, nüfus 10bin işte) gelen iki karakterimiz var (bknz aşağısı). biri yerlisi, tokyoda kanser araştırmaları yapan kızımız azıcık doktorlukta tecrübe kazansın kisvesi altında kasabasının hastanesine postalanır, diğeri de üniversite bitirdikten sonra,3er yıllık parttime işler dışında 6-7 yıldır bir baltaya sap olamamış, kız arkadaşı tarafından da terkedildikten sonra yapacak daha iyi birşeyi olmadığı için düşük ev kirası ve ona kıyasla fena olmayan parasıyla buradaki şehri canlandırma/destek komünitesinde gönüllü olarak çalışmaya başlıyor. yaptığı iş de yaşlılara destek olmak (tamir işleri veya gidecekleri hastane gibi yerlere arabayla servis gibi- keşke bizde de olsa böyle bir hizmet) ve sonra giren karakterlerle şehri yeniden canlandırmaya çalışmak.

bu arada, burada yaşayanların kasabanın küçük ve dinamizmini kaybetmiş olmasından dolayı yaşadığı sıkıntılar, iş yerlerinin kapanmak zorunda kalması, yaşlılar ve bahçelerinden-tarlalarından ayrılamayışları, büyük şehirden gelen zırt dese bile alkış alması, saklanan ilişkiler, ailelerin torun takıntısı, dedikodu, arkadaşlık,insan ilişkilerinin güçlü olması falan gibi konulara değiniliyor.



gerçi şu doktor karakteri olmasa biraz bayık olabilirdi. insanın gelişmesi, atalarımıza saygı arkadaşlarımıza sevgi falan filan gibi öyle kendi halinde basit bir japon dizisi, hatta hana kimi dışında benim izlediğim şeylerde bu ikuta toma hep aynı tiplemede. doktorumuz biraz daha kıvrak zekalı, olayları çabuk kavrıyor, absürdlüğünü anlıyor ve gizliden alaycı laflarını esirgemiyor sağolsun


(küreklere asılasımın gelmediği söylersem yalan olur)


dizi boyunca da tekrarlandığı gibi, dizinin özeti "sonradan açan gündöndü". başarısız gözüken karakterlerimiz birer birer adam olamasalar da hayatlarına yön veriyorlar biraz olsun. ve en azından kimi dizilerde olduğu gibi ana karakterlerin hayatının bir bölümünün hikayesini anlatıp (ne saçma bir tamlama yaptım) apaçık bir sonla bitmiyor dizi

(ama bunu en bi sonunda anlıyoruz ve düz adam kafasıyla merak etmedim değil, n'oldu o koca tarlaya?!... )



* "sapık hikayeler" aramasıyla bu yazıya gelen kişi, acıdım uğradığın hayal kırıklığına

Tuesday, January 15, 2013

akumu chan

bu sefer başlığa yakışır beyin uyuşturmalık,vakit öldürmelik bişey. az uykulu bir dönemi, dikkat toparlama artsın, sürekli uykulu hissetme hali geçsin diye pharmaton vitamin eşliğinde geçirirken baktım bunu kullanırken rüyalarımı hatırlıyorum baya baya. zaten aklımdan çıkmayan kendimce "işaret" olarak algılayıp neyin işareti olduğunu bulduramadığim :) bir iki rüya da vardı hep aklımın bir köşesinde, işte karşı köşeyi de bir önceki günle alakalarını kurabildiğim oyun gibi gelen pharmaton rüyalarına ayırıp o ara takılmaya başladım rüyalar bilinç altı falan..ki zaten malum öğrenci dediğin sıkışınca alakasız işlere gider kafası. sonra o sıkışlık bitti, tabi bunlar da toparlanıp beynin en-sıkışık-zamanda-vakit öldürülecekler bölümüne kondu.  neyse bu dizinin konusu da o yüzden ilgimi çekti diye bir giriş yapacaktım ki sadece laf dolandırması oldu şimdiye kadar. rüyasında onun bunun başına gelecekleri, beynin bire bin katma özelliği sayesinde kabuslara dönüşmüş saçlarına aklar düşmüş bir ilkokul öğrencimiz var, sınavdan sınava okula uğruyor kendisi "o" ve "bu"nla temas kurmamak için, ve derken insanlara karşı güler yüzlü görünüp aslında insanlardan pek bi beklentisi onlara güveni olmayan öğretmeninin sınıfına yollanıyor rüya- beyin uzmanı  prof. dedesinin işi dolayısıyla (hatırlamıyorum aslında sebebi neydi). sonrasında japon dizisinden beklenecek şeyler, hocanın kendine inanma bölümüi sınıftaki öğrencilerin ve ailelerinin başına gelecekleri bir bir engelleme ve yan karakterleri tanıma. yan karakterler deyince tabi ki de bu prof.un kötü niyetli bir yardımcısı olması, eğer japon okuluysa idealist bir okul müdürü olmalı falan filan. e yuh minority report'u sömürdü iyice diye bıkmışken diziden sırf değerlendirme puanı yüksek diye devam etmeye çalıştım. zaten japon dizisi 10 bilemedin 20 bölüm olur (bizimki 11) üç beş atlamayla biter.. ve fena da olmamış, kopya konu gibi giderken sonunu (karakterlerin geçmişini) iyi bağlamışlar, en azından başlangıcına göre.






o değil de...

aklıma takıldı ben bu sinsi tipli beyaz atlı prensi (posterde solda kalan mavili) nereden biliyorum... işim gücüm yok bakındım kim ki diye. gackt isimli şarkıcı imiş efendim (gak guk diye isim mi olur diye kimse uyarmamışsa), sözde nereden gözüm ısırıyor diye bakacaktım linkini verdiğim halde şu anda dahi daha okumayıp bunları, youtube'da vakit öldürmeye geçtim. gözüm nereden ısırıyo bulamasam da geçmişten kulağıma takılmış adını sanını ve japonca olması dolayısıyla -vanilla dışında- sözünü de bilmediğim şarkıya raslayıp sevindim. bu abininmiş meğerse. gerçi tipe bakınca ben o adam bu adam demem, bi animenin falan mı müziği idi ki diye ayrı bir soru yükseldi kafamdan, fekkat yükseldiğiyle kaldı. sonra ben de sıkıldım zaten.kar sebebiyle kendi kendimi eve kapatmışken de blog kisvesi altında yine unutursam diye hatırlatma düşeyim dedim.





gerçi benim kafamda çalan versiyonu daha dinamik daha bassları yüksek idi de bi yere kadar di mi...


a, bu arada güzel toparlamışlar dedim de diziyi çocuklar için polisiye sınıfına sokmuşken ben konunu gidişatını,karakterlerin geçmişteki bağlantılarının kurulmasını iyi buldum. bu seviyede bir güzellik yani. bilip de izleyin
 (kendi kendimle zıt düşeceğim ama çocuklar için polisiye bile değil, çocuklar için detayları anlamsız, büyükler için de geneli, salak polisleri-mafyası falan çocukça, zaman öldürmek isteyenler için yapmışlar sanırım diziyi)

en azından manga-anime uyarlaması olmayan bir şey.. riku onda'nın yumechigae isimli romanı imiş kaynak. ama ah einstein'ım sen olmasayadın bilmem ki bilim adamı tiplemesi yaratabilir miydi film/dizi dünyası.. kullanmalara doyamadılar adamın saçını başını



bu dizi değil de esas gıdım gıdım ilerleyen ama yine de izlediğim koukou nyuushi hakkında yazacaktım okul dizisi demişken, ama bitmedi o daha. gerçi hikayeyi anladık gibi de bakarsın anlamamışızdır..

Friday, December 21, 2012

fish story (2009) - ne, dünyanın sonu mu!?!

If my solitude was a fish story
vs
My own solitary fish story


ya da sallan yuvarlan bana...fisshu sutôrî


yıl 2012, malum marduk çarpışmasının saatler öncesi, sokaklar ıssız.. derken ıssız sokaklarda idrar kesesi ve motorlu engelli taşıtıyla ilerleyen bir adam belirir, müzik dükkanında iki kişiyi görünce ayağa kalkıp içeri girer...

"ve olaylar gelişir.."




..değil tabi. hemen anlamıyorsunuz öyle hikayeyi. tamam 2012de başladı ama sonra siz deyin 1975, ben diyim '53, beriki desin 1999, yok yanlışın var 2009 diyeyim bense, '82de de anlaşalım.

fragmanda da dendiğin gibi bir şarkı, 4 nesil... ve 21 aralık geyiğine ne benim ne de japonların kayıtsız kalabilmesi. gerçi yoshiro nakamura ve koturo isaki benden çok önce davranmış o ayrı





(allahım yaa.. oturup geyiğin dibine vurasım var bazı japonlarla)




dünyanın sonu, müziğin zamansızlığı, kahramanlık, 5, insanlık, daha doğmamış punk, inanırsak olurlar, alakasız gözüken insanlar, kelime oyunları, tercüme hataları, sahneden atlama, nostradamus, cilala-parlat junior, korku hikayeleri, 6.his, amerikalıların beceremediği dünyayı kurtarma işine niyetlenen beyaz renkli ve takma bıyıklı hintliler, şahane şarkı ve sonunda da yukarıda yazdığım liriklerin açıklaması ile takip edemeyenler için tüm bağlantıların ortaya dükülüşü'dür filmin özeti. arada da bolca fish story dinletisi

görüntüler oradan oraya atlıyor, farklı hikayeler bir olacak yani bu kadarı belli, ve bence takip etmesi zor değil, ve hikayeler açık ve eğlenceli.




velhasıl kelam (insanın canı bu kelimeyi kullanmayı çeker mi ya?!?) yine de bir ordan bir burdan anlatan hikayeleri sevmeyecek kadar sabırsızsanız son beş dakikasını izleyerek başlayın ve başa sakinleşmiş bir şekilde geri dönün, buna rağmen eğlenirsiniz.

benim tavsiye ettiğim bir film fish story, ağır bir film değil, anime absürdlüğüne kaçmadan eğlendiriyor, baştan sona apaçık bir hikaye sunmuyor, tipler mal mal birbirine bakmıyor...  ama, tavsiye ettin de  kim izledi bunlar arasından derseniz sıfır muhtemelen derim. tavsiye konusunda mı-ikna konusunda mı, yok ikisinde de mi çok başarısızım bilemedim birden


merak eden olursa:
-hikaye kotaro isaka'nın kitabından uyarlama
-yönetmen: yoshiro nakamura
-müzik: kazuyoshi saito


*filmin sonunda turning japanese aklıma geldi nedense...
*MikalZia'ya not: bunun içinde puding yok :)

Tuesday, September 4, 2012

what is your function in life?

her filmin vardır bir kilit cümlesi. kilit demeyeyim de akılda yer edici bir repliği.. survive style 5+ için de hayattaki amacını sorgulatan(?)bu cümle filmin en hatırlanası repliklerinden, bence bu ve "come baby, come come baby"





çok renkli bir o kadar da absürd bir japon filmi survive style 5. 5 grup karakter var, bunlar etrafında dönüyor dolaşıyor kesişiyor hikaye. daha doğrusu 4 grup ve bunları bağlayıcı beşinci kiralık katilimiz.

benim favorim ölmeyen, ölmedikçe gömülüş şekline göre güçler kazanan ablayla sevgilisi mi kocası artık neyse o. diğerleri de bir hipnozcu, onun acayip bi espri anlayışına sahip reklamcı metresi, ingiltereden ithal katil ve onu getirten tercümanı, hipnozun etkisiyle kendini kuş sanan baba ve ailesi ve de hangisi daha abuk bilemediğim 3 hırsız... gerçi absürd dedim de genel bir mesaj içermiyor değil film, o kadar saçmalamamışlar

renklerin, müziğin ve ritmin güzel ayarlanmasında ise kesinlikle yönetmenin aslında reklamcı olması yatıyor, ama neyin kafası sorusunu cevaplamaya yeterli bir bahane değil bu.



"come baby"



kuzum siz ne içtiniz derdim belki ama en azından gen sekiguchi ve tada taku ikilisinden çıkan şu reklamı izledikten sonra aslında o reklamcı karaktere çok da şaşırmadım



öyle işte. japonların absürdlemesine dayanabilen, bunu sevenler için ideal ve renkli gayet.


Tuesday, August 7, 2012

yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı

ve somurtuk olmayan kişiler için yemek yapmanın da...



yazıların birinde bir yerinde dedim sanırım, genellikle ya rasgele önüme çıkan ilk zımbırtıyı izliyorum ya da o ara neyle meşgulsem neye takıksam, içinde onu bulunduranı.. yani en azından buraya yazdıklarım için böyle, diğerlerini zaten hatılıyorum yazmaya gerek duymuyorum. (benncilecilecile)

huysuz müşteriye denk gelmedikçe yapmayı pek sevdiğim ve bir o kadar da yorulduğum garsonluğa deneyleri bitirmişken biraz da tesadüfen geri dönmüşken aklıma geldi, ben baya cafe/restoran üzerine birşeyler izledim yüksek lisans yaparken. baya bayaa teorisyen olabilirim mi ne bu konuda,  tezi böyle birşey üzerine yapsam zorluk çekmezmişim gibi sanki hatta galiba mı acaba (7numara izleyeyim ben ya da)

neyse, bloga birşeyler yazayım diye düşündüm aklıma bahsedebilecek birşey gelmedi. sonra neler var ki bur ara yayınlanan diye bakarken,şu gözüme takıldı http://www.mysoju.com/browse/food/ , dedim ooo, iyi ahkam keserim ben burdan. (pis fırsatçı)

Listedeki sırayla gidersem, izlediklerim/yorumlarım şöyle

Bambino!: king of baking seven, sevebilir belki, ben ona da buna da tahammül edemedim.bence matsumoto jun yüzünden, sizce neden olur bilemem. oysa karini de oynuyordu, love shuffle gazıyla buna başlamış olabilirim belki ondan böyle mıymıymıy buldum.


Hungry:

bana göre ikinci japon mıymıycısı mukai osamu var bunda da.ötekini pek izlemedim ama bu çocuk hep aynı surat hep aynı tavır, hep aynı tafra. listelere göre hep de popüler olmuş nerde başrol oynasa.
çemkirmeye çok kaptırdım galiba. konusu, pek başarılı aşçı&restoran sahibi annenin ressam babanın mıymıy çocuğu asi-can mukai-unuttum dizide adı neydi-  rock grubunun lideridir, bi türlü patlama yapamazlar derken annesi de ölünce "bilmem kaç yaşına gelince müzikte başarılı olamazsam restorana dönücem" sözünün bahsettiği yaşa geldiğini öğreniriz. meğerse bizim mıymıy pek başırılı bir aşçıymış. fakat parasal sebeplerden annesinin ünlü restoranını, "tadın vararak yemek yapmak&yemek yemek" kültüründen ziyade müşteri-müşteri-daha çok müşteri inancına sahip rakiplerine kaptırırlar.

müzisyende para ne arar tabi, dolayısıyla tek çözüm olarak ressam babanın deposunu restorana çevirirler, rakip amca bir türlü hazmedemez. mıymıy çocuğun üstüne gittikçe mıymıy çocuk silkelenir, burnu sürttükçe adam olur....
böyle 4-5 sap bi başlarına geçirmiyorlar tabi diziyi..çocuğumuzun "evlensek ya" yaşındaki sevgilisi, sebze meyvenin alındığı organik bahçesinin yemeğe düşkün üniversite öğrencisi kızı, mıymıy çocuğun karakter sahibi arkadaşları (hiç sevmemişim çocuğu ya,tey allaam) falan diyerek aşk-arkadaşlık-gelecek konularına da dokunduruyorlar. bi de antin kuntin fransız yemeklerini tanıtıyorlar.
zaten ilk bölümden gelişme ve sonuç kısımları tahmin edilebiliyor, bir de ben aralarını anlatmayayım di mi....


Le Grand Chef 2, Kimchi Battle:
kardeş kavgası da kimchi kavgası da kötü arkadaş. ben severim böyle yemeğin özü sudur, karıştırırken aklının göğe ermesidir içinin temizliğidir benzeri az biraz abartı felsefi yakıştırmaları. bu filmde de böyle birşeyler var, "abartı" kısmından hiç çekinmemiş sağolsunlar, ben bile izlerken doydum bu tür yaklaşımlara.
açıkçası ilkini daha beğendiğimi hatırlıyorum ama daha fazlasını hatırlamıyorum. 


Osen:
üstteki mıymıy çocuğu görmezden gelmek adına böyle şirincek bi hatunu olan bir dizi, biraz daha klasik japon mutfağı, sakin dingin bir restoran, sanatı ve içmeyi seven sahibi bu şirince, huysuzluk yapıp duran şehirden gelme mıy mıy çocuk desem yeter bence. üsttekinin aksine, sevmiştim ben bu diziyi.
geleneksel tarda şeyler sevenler de sevebilir sanki. geleneksel derken hayatı paldır küldür değil de biraz yavaş ve tadını çıkararak diye genişleteyim sanki (citta slow&slow food)


Lunch Queen:
Bunu da eğlenerek izlemiştim. hatırlamadığım bir sebepten öğlen yemeklerine çok düşkün olan pride'daki hatun (üşendim adına bakmaya) bir şekilde aile restoranına sahip 4 oğullu babanın gelini rolünde aileyle tanışır, nişanlım dediği hayırsız evlat, hemen akabinde restorandaki parayı çalıp toz olur, kız da işte bir şekilde ilk başta zorlama da olsa aileyle yaşamaya başlar. eğlenceli bir diziydi, daraltmıyorlar insanı abuk sabuk acılarla. omu-rice da ziyadesiyle önemli bir yere sahipti sanki

Pasta:
kore yapımı bu dizinin hem seveni çok, hem yazanı. bi de ben dahil olmayayım. yerden yere vurma ihtiyacımı da üstteki japonlarla giderdim zaten. gerçi öyle çok kötü değil, ama çok suni gelmişi bana.

Teppan Shoujo Akane:
japon cızbızcısı genç kız.
yani tam böyle değil de, böyle de aslında. annesi ölünce ünlü şeflikten elini ayağını çekip üsyüne bir de kaybolan baba sonrası en iyi teppanyakicisi olduğunu sanan kızı öyle olmadığını anlayıp babasının peşinden miydi en iyi olma sevdasına mıydı unuttum yollara düşer yanında da sakar kankasıyla. bazı bazı baydığı yerler olsa da eğlencelik sayılabilir... arada böyle yemek düellolarıyla, kankanın abuk sabuk eğlenceli halleriyle izledim işte.

Tea Fight:
Geçenlerde izledim bunu. algıda seçicilik, "çay" konusunda oldukça seçiciyim bu aralar. aslında bence gayet hoş başlayıp sonuna doğru nereden tutacağını şaşrımış bir filmdi.. hele ki o son "tea fight"ta... öyle kavga falan diyince dinamik bir film olduğu sanılmasın, durağan genellikle. birazcık böyle merak uyandırıyor sonra es geçiyor gibi de bir gidişatı var. japonyadan sonra tayvan ne alakaydı onu da merak etmedim değil.

hoşuma giden kısmı ise girişi. animasyonla siyah çay savaşlarının nasıl başladığını anlatıyor.
çok sevdiğim kısımsa, asyadaki az miktarda olan siyah çay tüketiminin bu hikayeye nasıl bağlanmış olduğu. inanmak istedim bu hikayeye :)



 evet biraz uzun bir giriş. bir an acaba anime miydi bu diye şüpheye düşmüştüm.

Bachelor's Vegetable Store:

bunun da sonunu getiremedim. ya aslında şöyle diyebilirim ki ben böyle güzel çocuk hatrına bişeyler izlemek için kart kaçıyorum. seven izlesin işte. (güzel de değiller ya diyip uzatmayacağım). gene bir dıramlar dramalar vardı sanki içinde. ama emin de değilim eni konu izlemedim.


çok mu japon işi dolu sanki?.. kore işi bir de "gourmet" diye bir dizi var ama açıkcası izledim mi izlemedim mi hatırlamıyorum, ve bir de yine koreden "terroir" diye şarap üzerine. ilkinden farklı olarak bu şarap üzerine olanı izlemediğime eminim ama.

izleyeyim bir ara dediğim ise Shota no Sushi ve Sushi Ojiler (valla sushi güzel bişey!)

bartender vardı bir de şöyle bir baktığım, ama animesini izleyip sevdikten sonra, bu uyarlamalar sevilmiyor sanki?

my name is kim sam soon ya da coffee princeten yeteri kadar bahsedilmiştir şu blog diyarında.
amaa.. bunların dışında, mesela hiç Antique Bakery'e bir laf edebilir miyim? hâşa!...


kıta değiştirirsek ise kitchen confidential var mesela aklıma gelen... tipik bir amerikan işi olarak, "mutfak ve insan ilişkileri"ni sex bazlı götürüyor. ama mutfağın o telaşlı, abuk sabuk espirilerin uçtuğu ve şefe bağlı olarak bazen agresif olan ortamını görebiliyorsunuz.

benim takip edebildiğim kadarıyla murat bozok, istanbuldaki restoranını ilk açtığı zamanlarda bu yönde bilgilendirici yazılar yazıyordu blogunda, artık epey meşgul olsa gerek köşe yazıları dışında çok güncellenmemiş ama ilgilenen olursa http://muratbozok.com



ve son olarak, ne yiyiyo la onlar diye gözü kalanlar için ise, tarifleri ve dizileri içeren şöyle bir site var, demin resim ararken rasladım http://www.kdramafood.com/

ne ararsan var bir yazı oldu. muhtemelen bir dahaki aya kadar esen kalınız hep "resutoran"larda yemeyiniz, mıncırız evdeki sebze meyve ne varsayı ...


Monday, July 9, 2012

ne diyosun?!



yazmış olmak için yayınlanan yazılardan biri.. evet,ne diyolar bilmiyorum, bünyedeki böyle sıkışmış şaşırmış haller işte.



rakıya ulaşmak böylesi zor olmamalı


bi de trişka demek istedim birden, diyim gitsin di mi, içimde kalmasın..  geçen gün de hoppala paşam malkara keşan sesleriyle uyandım zaten, beynim pek bi maziden çalışıyor sanki şu ara







****

çok boşa bi yazı oldu içim acıdı.

şöyle bir yazı yazmaya niyetlenmişim bir ara, resimlerini falan koymuşum. bakınca aa evet izlemiştim diyebiliyorum ama pek hatırlamıyorum. Kazoku no Uta imiş adı.

odagiri efendi zamanının çapkın ve popüler günümüzünse irezil rakçısı. rock felsefesi üzerine alıntılar yapıyordu sahi ünlü gruplardan bak o kısımları sevmiştim hatırladım. neyse,bu kafada yaşamaya çalışan (özgür-içinden geldiğince- inandığınca...) popüler kültür zımbırtılarına karşı duran bu sebeple menajeriyle kapışıp duran bir tip odagiri.


fakat geçmiş yakasını bırakmaz (hınhınhınnnn sinsi müziği)

dizi dizi çocuk bir de dede başına musallat olur. yani o musallat oldu sanırken aslında hayatına çeki düzen gelir. ama sonrasını hatırlamıyorum nasıl bir kafayla izlediysem artık izlememişim demek ki aslında.



rock'n roll baby!



Wednesday, March 14, 2012

Akira Yoshizawa



google'ı açtıysanız siz de farketmişsinizdir, akira yoshizawa'nın 101. doğumgünüymüş. ben pek ilgilenmedim origamiyle şimdiye kadar ve dolayısıyla yaptıkları katlamaların resimlerine bakınca vay anasını dedim, ifadeleri var yahu yaptığı hayvanların falan.


origamiyle yapılabilecek 50000 civarında tasarımının olduğunu yazmışlar (origamiyi o bulmuş neredeyse??...) ayrıca ıslak katlama mı ne öyle bir teknik geliştirerek kuruyunca kağıttan şekillerin daha gerçekçi bir yapıda olmalarını sağlamış.


ben hala bir gemi bir uçak bir de turna kuşundan öteye gidemeyeyim neler neler varmış o dünyada...

Monday, March 12, 2012

1,778 Stories of Me and My Wife


bak gene yaptım, saat kaç oldu... oysa tek istediğim skype saatini beklerken salatanın yanında birşeyler izlemekti. yarım saat derken tüm filmi izlemişim

belki isminden tahmin etmişinizdir, bir geri sayım filmi bu. yok geri sayım değil, ileri sarım? hmm nasıl demeli ki, bildiğin birden binyediyüzyetmişsekize kadar gidiyoruz, ve binyediyüzyetmişsekizde film bitiyor. 
en güzel özeti bu olur bence. 


tamam bazı yerlerde etkileyici olacağız diye gereksiz kasmışlar, o hastanedekiler ilgiyi adama çekmeye değil kadını akıl hastanesine yatırdıkları izlenimi yarattı bende, ya da kadın kanser olmuş her tarafı çökmüş süzülmüş, zerre saç teli kaybetmemiş göz altı çökmemiş. keza koca kişisi de, onca uykusuzluk çekti ama yürüyüş dışında hiç yansıtmadı maşallah. 
gibi.. ayrıntıya takılınca daha çıkar da sevdim bu filmi; hikayesini değil de anlatış şeklini, niyetini, yazar kocanın hayal dünyasına geçtiğimiz zamanları...

ve fragmanını da sevmedim, buraya koysam mı diye filmden sonra izledim ama coşkulu bir amerikan dramı gibi olmuş, bence filme uymamış. filmi izlenir yapan bence konusu ya da oyuncuları değil (kansere yakalanıp bir yıl ömür biçilmiş karısına her gün bir hikaye yazmaya karar veren büyümemiş bilim-kurgu yazarının gerçek hayatından uyarlanma anıları) onu yansıtış şekli ve hikaye içindeki eşini güldürme niyetiyle yazılmış kısa hikayeler. mesela aşağıdaki gibi evin üstünde süzülen deniz anaları, birbirine savaç açmış robotlar, 


filmin başlangıcı da pek şirin, yazar çimenlikte hikayesini yazmaktayken hikayenin nasıl geliştiğini görüyoruz. kafasını yukarı kaldırıyor ufoyu andıran bir bulut var, ve hooop o ufo dolaşmaya başlıyor derken satürn gözüküyor ufukta (bulut?) ve üç tane uzaylı robot ufodan aşağı sarkıtıyor



hayır ışınlanmıyor, sarkıtılıyor :) böyle bir masumluk var filmde, hatta buna değinen bir hikaye de... robotlar o modern çirkin ya da android robotlar değil de eskinin o kutukutuüstüne robotları.

aslında filmin başı ve ortaları izlenesi. o hayal dünyasını, karı-kocanın uyumunu, karısı setsukonun (yuko takeuchi) hem kocasına annesi gibi bakıp hem de onunla bir olup sabırsızlıkla hikayelerini beklemesi sürekli kocası sakuyu (tsuyoshi kusanagi) desteklemesi, sakununsa hikayelerini yazarken gerçeklikle hayal dünyası arasında kalmasını beğenerek izledim. ama işte setsuko ağırlaşıp da dram işin içine girmesi gerekince olmamış pel...

yuko takeuchiye pride dizisinden dolayı sempatim vardı, hatrına sonuna kadar izledim. de izlemesem de olur muydu ki o sonu ne...



Tuesday, March 6, 2012

bunshin- nasıl yiyiyorsunuz o limonu öyle

kampta çalıştığım zaman, limonu elma gibi ısıra ısıra kabuğuyla içiyle dışıyla herbirşeyiyle yiyen 8-9 yaşlarında bir italyan kız vardı ve en çok şaşırdığım çocuk tipiydi kendisi. hayır, ben de limonu severim, dilimlenmişini yerim gevelerim falan ama çocuk bu ya... ayrıca hadi içi tamam da limonun kabuğu acı, onunla beraber benim de teşebbüslerim oldu ama yok, benim için limon hala kabuksuz tüketilmesi gereken bir şey.

neyse limonla daha fazla uzatmayayım,nerden aklıma estiğine geçeyim... bunshin adlı japon dizisinin bana göre gizli kahramanı limon; bağlantıyı kuralım, kişilerin duygularını anlayalım diye gözümüze sokulan bir sarı.



ufaklığımız mariko,kimi çocukların yaptığı gibi anam beni sevmiyor evlatlığım ben hezeyanları geçirmektedir içinden de bunu pek dillendiremez. derken evde çıkan bir yangın sonucu annesi ölür, kötü anılar da bir bakıma onun beraberinde... ve hop, 7 yıl mı 9 yıl mı ne şimdi unuttum ilerisine atlarız, mariko kızımız büyümüş de üniversiteleri bitireyazacak çağa gelmiştir. o, paşa paşa raporunu yazarken televizyonda rockçı-mariko2 kısacık bir ropörtaj verir, vee bu kızların doğumlarındaki gizemi gizem demeyeyim deneysel çalışmaları bilenler bir heyecanlanırlar, olaylar olaylar..

yok esasında 5 bölümlük dizinin 3 bölümünde öyle aman aman bi olay yok, ama buna rağmen izlenir bir şeyler çıkmış bence. mariko, ben biliyordum işte anam babam bunlar değil diyip rockçımarikoiki yi ve babasının geçmişini aramaya tokyo yoluna düşer, mariko2'nin de hayatı televizyona çıktıktan sonra durağan kalmaz tabi, anneye karşı gelmeler, pişman ettirmeler, ve kim benim babam sorusuyla geçmişi o da araştırmaya başlar...

özetle böyle. üçüncü bölümden gizemi/olayı çözdüler gibi duruyor, dörtte kaçırma, beşte de kurtarma operasyonuyla bitirirlerse pek hayalkırıklığına uğrarım. daha komplike bir teoriler-gizemler bekliyorum bu diziden


ama yine de japon dizilerinin beş bölüm on bölüm,bölüm sayısı ve süre açısından uzatmadan bitmesini seviyorum -ve hana kimi gibilerin absürd mizahını-. evde tekken yemek yemeyi sevmeyen ben gibiler için pek ideal


bu arada limona geri dönersek... dizi kitaptan uyarlama, kitabın kapağı da limonlu imiş. merak ediyorum niye seviyor bu kızlar limonu, embriyo ayırmayı limonla mı yaptı,limon suyuna mı yatırdı nedir çılgın prof...

limon suyuna yatırmak deyince de. sashimiyi falan geçip, cevichenin güzelliğine yönelsek cümleten de peruluları sıla hasretinden kurtarsak... diğer bir deyişle heryerde olsa da yesek

Saturday, February 25, 2012

çılgın noktalar

renkli, ürkütücü, büyüleyici, şaşırtıcı, uzak durulası, içinde kaybolası gibi bir çok duyguyu yansıtabilen o noktalar...


ve bu çılgınlığın içinde karar veremiyorum hangi çalışmasının resmini örnek olarak koysam diye, ve kolaya kaçıp google resim aramasından çıkan ekran görüntüsünü paylaşmayı tercih ediyorum. e o da bi kolaj sayılır diye de mazeretimi sürerim.


"...a polka-dot has the form of the sun, which is a symbol of the energy of the whole world and our living life, and also the form of the moon, which is calm. Round, soft, colorful, senseless and unknowing. Polka-dots become movement... Polka dots are a way to infinity."(wikipedia)

belki de? neden olmasın ki? puantiyeler değil mi bir çok ilüzyonun başlangıç noktası? zaten kusama yayoi de gördüğü halüsinasyonların sonucu noktalara sarmış.(bu arada, "varsanı" aslında güzel bir karşılık halusinasyon için, ama sanki kimsenin bilmediği bir karşılık)


nerden çıktı derseniz.. belgeseli varmış. biyografi okumayı pek sevemiyorum, ama merak ediyorum kimdir bu kişi,dolayısıyla izlemek olmadı dinlemek eğlencelidir benim için. kolaya kaçmak mı yoksa görsel hafızanın ağır basması mı bilmiyorum, hiç düşünmedim.






kadını üstteki gibi çatlaksanatçıteyze olarak göstermeyip tanıtan kısa bir video ise şuradan izlenebilir:



Kusama - world art(ist) from Krešo J. on Vimeo.

Saturday, February 4, 2012

necomimi

öyle başlamamıştım ama bi anda içim elvermedi hep asya hatta nedense sadece kore ve japon işlerinden bahsedip de pek ingiliz sherlock la yazıp bırakmaya...

hatırlamıyorum ben buna nasıl rasladım, beyin dalgaları bişey bişey ararken mi?.. neyse çok taze çok yeni değil ama güldüm işte...





böylesi bir fikirden/teknolojiden kedi kulağı yapmak ancak japonların fikri olabilirdi zaten. araştırmaların olduğunu biliyordum ama sonunda kedi kulağı ya da herhangi bir şekilde ne olduğu önemli değil insanlara ulaşacak olması güzel bir gelişme.

Sunday, January 8, 2012

en güzel japon balıkları sizlerle olsun




bir türke göre en güzel japon balığını bir japonun yapması çok şaşırtıcı değil belki de?


bu adamı rüya kuyruklu japon balıklarının dışında ilginç kılansa yaptığı üç boyutlu (görünümlü) balıklar.

aslında yeni bir metod değil yaptığı, kat kat resimleyerek ,katların arasını mumsu tabakayla sabitleyerek üç boyutlu görüntüye ulaşıyor. muhtemelen bir adı vardır tekniğin ama ben bilmiyorum, balık dışında benzeri mantıkla yapılmış ürünleri/eserleri görmüşsünüzdür belki siz de?

ama ben aşağıdaki videoyu izledikten sonra pek sevdim. internetten gördüğüm kadarıyla resimlerini daha başarılı bulsam da diğerleri de hoş. şu ara buralarda ilginç bir sergi falan düzenlenmiyor, şehir(ler)de dolaşıp etrafı kolaçan etmeyeyse benim çok vaktim yok.. neyse o değil konu, londrada international creative network adında bir galeri varmış asyalı sanatçıların eserlerini sergileyebileceği.

riusuke fukahori de geçen ay hem eserlerini sergilemeye başlamış, hem de gitmişken elini boyaya daldırmış; o yapmış kimileri fotoğrafını çekmiş kimisi de aşağıdaki videoyu...
















bu da sitesi olsa gerek? http://goldfishing.info/




(japonca öğrenmeye çabalayıp sonunda üşenmem bir hata mıydı diyorum bazen...)

Friday, January 6, 2012

tam tam tam

günlerden bir gün, film zevkine güvenebileceğim bir japon arkadaş yapacakbirşeyyoksatoplaşıpyemekyapalım etkinliği sonrası hali hazırda toplanmış kalabalığı mı fırsat bildi toplanmanın sebebini mi unuttu hatırlamıyorum nereden esti ama bize tıka basa yemenin ardından izlenebilecek en enterasan filmlerden birini izletti.
hani bazı filmler olur ya, yönetmen ya da senarist ne kafasındayken bunu yaptı dersiniz çok mu zeki olduğundan yoksa çok mu farklı olmak istediğinden bilemezsiniz ama ortada enterasan sahneler vardır... tampopo da bizim için o izleyişle böylesi bir kararsızlığa sürükleyen filmlerden oldu o gün. bir ara tekrar izleyeyip karar vermeyi planlıyorum zira konuşarak olmayacak,o kadar söylediğim halde daha kimseye izletebilmiş değilim. izlediğimiz grup içindekiler zaten direk tiksindiler filmden

özetle üstten bir "noodle/ramen" filmi alttan biraz kültürel eleştiri kenardan köşeden ise az biraz fantazi katılmışı; kısa hikayelerle bir edilmiş komedi; ama kahkalarda süründüren cinsinden değil. (yazar burda halkı uyarıyor: bir "hana kimi" beklemeyelim)





böyle yazdın da ne oluyor şimdi a kuzum bu filmde derseniz de şöyle ki, kovboy kılıklı kamyon şöförümüzün, restoran sahibi bir anneye en iyi ramen nasıl yapılırı öğretmesiyle başlayıp japonyadaki noodle ve yemek kültürü üzerine hikayeciklerle genişleyen (nasıl yenmeli-yemeğe saygı- batılı vs japon (höpürdetmeli mi höpürdetmemeli mi)-alışkanlıklar...), aralarda ana hikayeye dönmeyi unutmayan; kısaca "yemek" kavramının japon kültüründeki yansımalarıyla love of food-food of love arası bir yerde kendini unutturmayan bir film tampopo. eminim başta bahsettiğim arkadaşlar sevmemiş olsalar bile hala hatırlıyorlardır filmi.


hmm yine konuyu anlatamadan geçtim di mi? o kısmı beceremiyorum galiba..

görseller içinse bkz: google

Sunday, December 25, 2011

Tokyo tawa...

mom and me, and sometimes dad diye de devam ediyor filmin adı.

şahsen benim içimde bi ukte, tokyoya gidip de hangi akla (akılsızlığa?) hizmet burayı görmeden dönmeyi başardım hiç bir fikrim yok. bu uktenin yanında izleyemeyeceğim etkinlikleri takip edip uktelerime ukte katmak şeklinde gizli bir hobi kazandığımdan da şüphelenmiyor değilim. mesela istanbulda olmamama rağmen japon filmleri festivalinin programına göz atmak da bunlardan biri. ve burada gözüme kestirdiğim fakat ancak izleme fırsatı bulduğum "tokyo tower: mom and me, and sometimes dad "

bir çocuk, bir herşeyoğlumiçin annesi, büyüme süreci, bazen gördümüz artistözgürveayyaşruh baba, ve sembolik olarak tokyo tower.

böyle adı üstünde sade bir konu; ama çok güzel anlatımlı, ve ağlatmalı, ve düşündürmeli, ve anneyi özletmeli...



geçenlerde okuldakilerle de konuşuyorduk... tipik avrupalının (genellemeler, genellemeler..) çocuklarını adam ediş yöntemini eleştiririz, hiç bize göre değil çocuğu 18inde -bir bakıma- kapı dışarı edip noelden noele görmek. ama diğer yandan da bizim gibi kültürlerde, çocuğa ne olursa olsun destek olmak bazen çok abartı durumlara kaçabiliyor. mesela ben bile bilirim "haylaz" diye sempatikleştirilmeye çalışan çocukları için varını yoğunu tüketen bazı aileleri. ve buna karşın o çocuklar hiç veya çok geç olana kadar ailelerinin kıymetini fedakarlıklarını bilmez. ya da bilse bile hayata karşı o kadar toydur ki nasıl ayakta duracağını şaşırır. diğer yandan ailemin desteği olmadan bir yaşam bana çok korkutucu geliyor, gerçek anlamda bir tek başınalık, aidiyetsizlik...

ya da?



öyşe işte, vapurlar filan ; ve biraz da tavır veyahut tava


sırada ise ben yapmadım