Showing posts with label türk. Show all posts
Showing posts with label türk. Show all posts

Wednesday, April 17, 2013

yurtdışında yaşayanlar volume2?: iyi seneler londra

(filmi geçenlerde izleyip, hemen akabinde yazıyı yazıp bırakmışım öylece. günlük mü film tanıtımı mı belli değil, belki ondan bırakmışımdır)


Nasıl nefret ettim, nasıl tiksindim-gerildim-sinir oldum-kızdım anlatamam. Çok başarılı. Sanırım amacı da bu filmin. Allahtan aralarda sahneler bir iki saniyeliğine kesiliyor da bi nefes alıyor insan.


Filmi izlemeden önce (bayadır aklımdaydı ama bulamamıştım) gereksiz uzun sahneler gibisinden yorumlar okumuştum ama filmin niyetinin rahatsız ederek devam etmek olduğunu sandığımdan bana pek öyle gelmedi. tahammülünün zor oluş şekli yani konu ve diyalogların rahatsız edici olması, bence genel izleyiciye bunu hissettiriyor. bir de tek tük mekanda, kamera iki üç oyuncunun suratında yakınında olması falan. şeker gibi adı olsa da rahat rahat izlenecek bir film değil yani


Konuya gelirsem, baya baya bi kadının yaşadığı kabus gibi geceyi gösteriyor yurtdışındaki türkler karakterleri arasından 4ünü kendisine baz alarak ve o kadar sinir bozuyor ki filmin sonunda olanlarla -komik olaylar olamamasına rağmen- hass..r diye gülebilyorsunuz
Haleluya..

Bi de o sonda çalan portecho (nande) ile de bi güldüm. “Çıkmasa şaşardım” gibisinden.. İyi de olmuş açılıyor insan.  winter calls renewal time nisan ortası gelmiş anca gönderiyoruz kışı teyallaam.. Burdan da yine kendime yoracak birşey buldum.neyse..

Nande by Portecho on Grooveshark

Ünlü şarkıcımız var, Yaşar (Ülkü Duru).. Entellektüel, ve sanırım sanatçılığın getirdiği bir şeyle halktan öyle çok kopuk değil. Ama yalnız. 20 yıl önce suratını filmde göremediğimiz Enver’i ortada bırakmış bi şekilde (hayat öyle gerektirdiği için?) ve 20 yıl sonra onun bulunduğu şehire gitme fikri bile alt üst ediyor kadını.

Diğer entellektüel kesimden geçinen karakter, Zuhal Olcay'ın ki. Suratsız bir İngilizle evli ama iletişimleri kopmuş, sırf kocasından değil özünden ve halktan da kopmuş, dili bozulmuş (polish.. polonya..neydii?), üst tabakayı temsil etse de mutsuz ve çıkışı camda arayacak kadar buhranlarda

Ve diğer taraf..

Ali Atay'ın yüzüne çarpma isteği yaratan Firuz mesela.. İletişim kuracak kadar oranın dilini bilen, gözüaçık, işbilir, adamına göre muameleyle kendini kanıtlama derdinde (negatif bi şey olarak..  böyle bi ben adapte oldum’lar buraların adamıyım’lar, üst konumdakine hay hay paşam alt tarafa çalış lan, ben olmasam sen bunu başaramazdın’lar, o var ya x’siz hiç’ler, ağzı bozuk konuşurum ama anama laf edemezsin'ler) vatandaşlık almasına az kalmış Bolvadin'li bir otel çalışanı. Tam anlatamadım aslında..

Diğer yurtdışındaki Türk tipi ise oraya yeni gelmiş, konuşulan dile hakim olmayan, daha kendi değerlerinden (ahlak) kopmamış, birisi aracılığıyla (Firuz) bulduğu işte ne olursa olsun tutunmaya çalışan..

Bir kaç karakter daha var tabi, de özetle böyle.  Bi de zaten o karakterler hakkında eni konu üstünde durulmamış, ben de es geçiyorum.


Şimdi ben çok inandım Ali Atay ın konuşma şeklinin gerçekçiliğine falan, buna dayanaraktan azıcık şaşırdım. Al bu taraftaki gurbetçiyi vur oraya, türkçelerindeki kayma aynı yöndeymiş. Nedense bana Almanca konuşulan ülkede bulunan kişinin Türkçesindeki kaymayla İngilizce konuşulandaki farklı olur gibi geliyormuş meğerse (Amerikan aksanıyla türkçe konuşaya çabalayanlar yüzünden mi idi acaba?). Neyse, esas vurgulamak istediğim bu Firuz karakteri o kadar gerçekçi ki ben onu baz alarak allah allah böyleymiş demek ki diyebiliyorum (evet, yaşlanınca karaktere kaç evladım tuzak o diye seslenecek kafaya gelicem inşallah)


Sinir olma yönünde gerilim yaratma ve karakterler açısından başarılı bulsam da açıklar da bırakan bir film. Açık derken, ben takıldım.. üstteki takıntı gibi bişey yani belki. Ya ama yine de Enver'in niye yüzünü görmedik ya? O öyle sıradan uyum  sağlamış herhangi bir ingilizden biri mi yani? Hem ne o öyle o askı bir takık bi düşük ,zaten oraya kadar iyiden bi sinir olmuşum her bi olan bitene, bildiğin tepem attı yok yere

(o elde bir yönlendirme mi var?)

  http://www.impawards.com/intl/turkey/2007/posters/iyi_seneler_londra.jpg



Çok acayip kafalar var bu yurtdışındaki Türkler arasında, ve bunlar önüme sunulunca sevinen bi manyak mı oldum merak ediyorum şunu da yazarken aslında... Made in Europe'u da bu filmlerde falan direk olarak bahsedilmeyen ama var olan karakterleri yansıttığı için sıkılmadan izlemiştim.

Malum birinci dereceden olmasa bile sanırım herkesin dıdısının dıdısı şeklinde yurtdışında göçmen olarak yaşayan tanıdığı vardır. Ben sanıyordum ki bunlar işte gördüğümüz kadarı, türkçesi bazısının bozuk, bazısı gittiği yerin dilini öğrenme ihtiyacı duymamış, gelip oraları böyle güzel biz şöyle rahatız bakın neler getirdikli muhabbetler çeviren, memleket gibisi var mı diye ekleyen öyle masum bir arada kalmışlık..  saflıkmış. İnsan dediğin cins cins, bu açıdan o demek istediğim "çok acayip kafalık"...  şimdi düşünüyorum da bunlardan Türkiyede de var muhtemelen, ama hani yerlisisin ya oranın bir çevren var “diğerlerini” görmezden gelebiliyorsun, çevrenin dışına çıkmıyorsun,yani o diğerini tanımak adına bi teşebbüste bulunmana gerek yok.. Yoksa bi kaç sene önce yaz ortası Alanya'ya gitmek gibi bi gereksizlik yapmıştık ki o “acayip kafalar”ın potansiyeli vardı aslında. Ama yurtdışında olunca, bir yerde sıfırdan başlaman gerekince ve en önemlisi  tamamen sıfırdansa, yani "ülkede teksin ama tek yapman gereken para harcamak değil" durumundaysan bu Türkiyede gördüğün "göçmen aileler" "gurbetçiler" ne dersen, onlar çok çeşitliymiş aslında, çok başka kafalardaymışlar ve sen küçük dünyanda çırpınmaktaymışsın o güne kadar bunu anlıyorsun. Evet, o entel grup var dertsizlikten dert ediniyorlar, Firuz da var dertlerinden belki akli dengesizlikler içinde, mehmet miydi sallıyorum adını otelin restoranındaki diğer Türkten de var, öğrencisi de var, her iki kültüre tamamen ayak uydurabileni de var, bunu başarısızlık olarak göreni de..
ıyhh bi ürperdim aklıma gelince, Firuz benzeri biri burada da vardı –onun kadar manyak mıydı bilemem, bilmek hiç istemem-  ve karşılaşmamak kaçmak adına az çabalamamıştım.. “serseri çocuk”lar, tabi.. ...


Ve filmi, çekildikten bilmem kaç sene sonra izlediğime de sevindim, zira bebek bakarken denk gelseydim zaten kafada bi ton ya şu bu olursa elin bebesine korkuları var iken,muhtemelen işi bırakırdım herhalde direk. Sonra gel de uğraş yumuşatılmış firuz’larla orda burda şurda çalışırken..Bir de takıldığım diğer konu, kaç sene geçmiş yalan olmuştur herhalde devam filmleri. En azından leyla ile mecnun oldukça? Firuz daha ingiltereden atılıp bolvadin’de soluğu alacak mı, intikam diye istanbul’da yaşar’a saracak mı yoksa geçmişe gidip gördüğümüzün öncesini mi anlatacak bu “acayip kafalar” neyin eseri onu mu göreceğiz ama bunlar gibi de basit olmaz “yok artık” dedirtecek bir şey olur, olursa o nasıl olur.. meraklardayım işte
(yazıp sonra ropörtajlara baktım da, Berkun Oya yaza senaryoya başlamayı planladığını söylemiş, galiba time out'taydı)


Ne yazdım... Dedim ya çok gerildim şiştim ettim (bir de doluyum şu yabancılık mevzusunda, bunun haricinde sıkışık vakitte kafa dağıtma aracı yaptım burayı, uzun yazmamın itiraf etmekten kaçındığım sebebi.. nası yetişçek ya la iş şimdi?)... Evet öneririm, ama çerezlik değil baya dolduruyor-şişiriyor insanın içini.
Nanik yapar gibi bir “iyi seneler”. Gündüz vakti, güneşli havada tek dozaj alıp sonra açık havaya kuşlara kelebeklere salınız bünyeyi

Wednesday, November 7, 2012

Tuesday, May 1, 2012

made in europe

çiztanbul sonrası made in europetan anlaşılması gereken belki de baharın gelmesi -ya da gelmesi gerekmesi- sebebiyle midir ne gurbetçi efkarının üstüme çökmesi olabilir... bayadır izliyeyim diyordum bu filmi anca keyfim geldi ve... abi var bu insanlar! bunu göstermek adına izlenmeli izletilmeli..  başka da bir beklentim yoktu zaten.

madrid kısmını tam anladığımı söyleyemeyeceğim, öff kim uğraşacak iki cümle ispanyolca için altyazıyla diye üşendim ve sonunu anlamadım,benim mallığım olsun aramızda kalsın...




evet, bir sürü tanıdık oyuncu var, senaryo& yönetmen ise inan temelkuran.

ben belki çok yaşamadım bunları, karışmadım aralarına o kadar ama izleyince aklıma geldiler, filmde de değinildiği gibi herkes herkesin arkasından zaten konuşuyor,bense aralarında sadece para kazanmak adına bulunuyorum -herkes paranın derdinde de okulun yanında kastettiğim-, en güzeli uzaktan bakmaktır desturunu benimsemiştim...
neyse işte izleyince göreceğiniz, abuk sabuk konuşmalar, kaldıkları yerler, patronlar, patronla işçilerin arasındaki ilişki (garip bir arkadaşlığımsı?), o ülkeden bu ülkeye geçmeler,kaçak çalışmalar-çalıştırmalar, ötekini başka ülkeden tanımalar, çocuklar, sahte evlilikler, karmaşık aileler-aile ilişkileri, sığınmacılar, okuyup iş edindiği halde bu gruptan kopamayanlar, köpek gibi çalıştırılmalar, dönme isteği ama beklentilerin yarattığı baskı... ne bileyim ben bir yıl içinde hepsinden azar azar gördüm, gördüklerimin sadece yaşananların küçük bir kısmı olduğunu bilerek... ve ötesini az buçuk tahmin ederek



tabiki de sadece bu değil yurtdışındaki türklerin hayatı, ama çok canimcicimsüper bir elit değilseniz orada burada en çok karşılaşıp muhtemelen görmezden geleceğiniz veya en fazla memleket nere/siz nereden? şeklinde bir diyalog yaşayıp dönünce belki sadece 'en alakasız yerde bile türk var' şeklinde bahsedeceğiniz kişiler çok sayıdalar ve bir kesiminin böyle bir hayatı var, yanında da ciddi (yaşam şeklinden oluşma psikolojik) sorunları... sırf türkler de değil,filmde azıcık gösterildiği gibi avrupalı olmayan -aşağı kesim- yabancı güruhu için benzer hikayeler söz konusu sanki... hatta bazı ülkelerden gelenlerin yanında türk/kürtlerin hali iyi bile kalabiliyor ne yazık ki

izlemesi biraz zor,sıkıcı ya da anlamsız gelebilir belki başta, kopuk da zira film ama anlat bakalım diyeni yanıtlarken arka planım olabilecek bir film bu benim için, bak bu var ya onun gibi biriyle şurada tanışmıştım diyeceğim.
(bazen düşünmüyor değilim, bu yurtdışındaki öğrenciler birbirinden karizmatik anılarla karşılaşırken ben nasıl bu insanları aramadığım halde buldum diye..)

ayrıca film 15. altın koza film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmış, 18 kişi beraber... şaka mı dedim, 18kişilik en iyi erkek oyuncu ödülü... ona bakarken radikaldeki şu röportaja rasladım,anlatmışlar işte filmin nasıl çekildiği, yayınlandığı, oyuncuların ödülü bırak filmden bile neredeyse haberdar olmamalarını falan.. hoşuma gitti

teoman kumbaracıbaşını pek bilmiyordum, yazı/tura diyince birşeyler çağrıştırıyor ama o da sonradan. neyse kim ki bu derken şöyle bir müzik grubu olduğunu gördüm ve sevdim pek.
http://www.myspace.com/acaipademler


sevdiğim diğer bir yanı da şarkı sözleri, ünlü şairlerin sözlerinden yola çıkma..tanıtmışlar işte kendilerini şurada




marshall planı nı amfi olarak düşünmek.. bilemedim ki, a sunucu hiç mi dinlemedin şarkılarını?




Friday, April 13, 2012

siyah beyaz, who r you, ride away, falan filan...

Nedense internet servis sağlayıcımızın canı bize yeni modem göndermek istemiş, ama bunu bize haber vermemiş, postacı eve gelmiş ama evde kimseyi bulamamış,vs vs vs lerle bir de bakmışsın internet kesik; daha kötüsü 4 günlük paskalya tatili, üstüne internet ayarlarına sahip çocuk bir bilinmez şehirde derken derken ben epeyce bir film izledim. Daha doğrusu bilgisayardaki filmleri, bir kısmını tekrardan ,izledim ilk önce gelir ya internet umuduyla( 2046, in the mood for love, chungking express seviyorum bu üçlüyü sanki)

Ride away diye bir kore filmi izledim, işte beklendik kore filmi, dingin falan, azıcık aşk var ama eski aşk da var, kız bırak artık onu yakarışına girer, zayıf at-beklenmeyen- kazanırsa dilek gerçekleşicek umudu, falan filan derken eeen bir sonunda ben “eyhh tipik” kategorisine soktuğumdan başka türlü ummuştum. Mutlu son dediğin tek tip değil tabi



Bir haftadır internetsiz olunca alıp bilgisayarı okula götürdüm, lakin kimsenin uğramadığı penceresiz lab.ımın popüler olacağı, dolup taşacağı tuttu, ve o arada dünyanın en gereksiz filmlerinden birini yüklemişi.. sırf iyi bir kısmı çıkar,güzel manzara neyim gösterir hevesiyle sonuna kadar izledim ve öehh çekerek de silmişim galiba ki şimdi adına bakayım dedim yok bilgisayarda. Olaki çin işi belgesel seslendirmecisiyle lösemi kızın aşkını anlattığını söyleyen bir yol filme denk gelirseniz,ve 20 yaşın da üzerindeyseniz zaman harcamayın derim. Ne belgesel seslendiricisi anım şanım bir seslendirme yapıyor ne de koca Çinde yol diye gittikleri yerler adam gibi gösteriliyor. Tamam her senaryo güzel olacak diye bir beklentim yok ama asya filmlerini konusunu beğenmesem de sonuna kadar izlememi sağlayan görsellik burda beni pek etkilemedi. Ayrıca oradaki kız gibisinden birini biliyorum, allah anasına babasına sabır versinden öte bana uzak onlara yakın olsun şeklinde ikinci de bir dileğim var.

Aa sahi bu film değil de niye ne zaman indirdiğimi bilmediğim who r u denen film fena değildi. Sıkıldım mıkıldım biraz ama senaryonun potansiyeli vardı. Zorlama yerleri, bunu da koyalım ki klişelere doyalım gibi hisler verdi bana ama izledim bitirdim, belki de üsttekinin etkisiyle de kayda değer buldum.




O değil de....şeklindeki pek sevdiceğim lafla konuyu değiştirecek olursam, siyah beyaz derim!ekşisözlüğe baktım demin pek sevilmemiş. Niye sevmediniz ama ya? Ben mi bu muhabbetlere hasret olduğum için “sıcak” buldum filmi?delicesine iki tek aracak adam bulamamak mıdır bana filmi sevdiren, Erkan Can ve muazzezini görmek mi, bir aralar gruba takılan 70 yaşlarındaki amcadan sonra Tuncay Kurtizin karakterinin şeker gibi olması mı,filmdeki barda arkada göze takılan bilindik simalar mı, yaşı o kadar almamış olsam bile konuşmaların çok tanıdık olması mı bilmiyorum, öylesine seçtiğim, kütüphanedeki az sayıdaki kayda değer türkçe filmlerden biriydi siyah beyaz, aldım hiç olmadı bişeylerle uğraşırken ses olur diye ve oturup başından sonuna sıkılmadan izledim.

Kimileri bu kadrodan ne filmler çıkardı bu mudur demiş ama bu senaryo da başka kadroyla olmazdı sanki ya?Erkan Can dan başka kim bir salyangozla konuşabilirdi ki, hem Nejat İşleri azıcık farklı bir karakterde görmek güzeldi,  tamam kabul,belki Şevval Sam yerine bir çok başka insan konabilirdi-oyunculukta niye zorluyor anlamıyorum pek-, senaryo daha ayrıntılı ,daha birbiriyle ilişkili olabilirdi ama hangi “günümüz kadını” umursamamış gözükse de incinmiyor reddedilmekten veya bunalımlardan-çok yedikten sonra kendine kızmıyor.



Senaryoda ise mesela anlamadığım ilk sahnede niye biri öldü, niye nejat işleri karısından ayırdınız da o sadece bakakaldı ve hiç sallamadan devam etti, ya da sonunda ben mi yanlış hatırlıyordum şevval samın nejat işlerin mutfağında işi neydi, hastanedeki adama ne oldu sahi?

Ankaralı değilim, ama bu bildiğin ankaradaki siyah beyaz bar ın hikayesi mi diye sormak isterim birilerine, based on a ture story mi ne yani bu kafadaki amaları dayandırmamız gereken şey? ekşisözlük dedim ya, belki orada yazmışlardır ama ben sonran başlayıp iki sayfa okudum işin aslı,ve bu sorunun cevabına raslamadım. belki bir ara tüm yazılanları okurum belki bir gün sevgili ‘yenimodem’ bizim eve ulaşma başarısını gösterir, belki hayat bayram olur....
Hoşuma gitti işte film, muhabbetler güzeldi, barmen gibi bardan biri gibi bakmak güzeldi, yanlız hayatlardaki arkadaşlık güzeldi... senaryo bağlamlar şunlar bunlar diye bakmak yerine böyle bakınca sevilir bence.


Ve ey gidi pilli bebek... ne güzel gruptun sen..