benim bi blogum vardı di mi? bazı şeyler ne çabuk hayalmiş gibi mertebesine geçiveriyor..
biraz yazmış olmak için biraz da kendime o kadar da uzun bir geçmiş değil idi hatırlatması için özet geçeyim dedim: komedi falan değil la bu film!!
bir pazar akşamı renkli eğlenceli bir film açayım da keyfim gelsin demişken ağlamaktan kendimi helak edip içimi kuruttum resmen.
nereden estiyse aklımda bunun bir komedi filmi olduğu kalmış; lakin öyle değil, hele herhangi bir ailenin acılarına dayanamayan tipte biriyseniz gayet de dramın şeker renklerde ama ağır dozda verilmişi...
şeker niyetine giden kısmı bu üstteki velet. sevimliliğin yanı sıra nası bi oyunculuktu ajitasyonunu yidiiim. filmin konu olarak pek bir dramı yok aslında, ama zeka geriliği olan dünya iyisi baba-tam bir bitirim kız ilişkisi, birbirlerine seslenişleri, ayrılmaları, kavuşmaları...ma'fetti beni azizim.
mütemadiyen resimlerle geçiştirebilirim sanki, çok sevdim veletcikle babasını. aslında o kadar da acıklı olmayan konusu ise zeka geriliği olan babasıyla beraber yaşayan kızımızın sailor moon'a bi düşkünlüğü vardır. babası kıza sailor moon çantası almak için aynı yaşlarda başka bir çocuğun peşinden giderken bir şekilde ölen bu kız çocuğunun ölümünden sorumlu tutulan babasının hapse gönderilmesinin ardından yetimhaneye düşer. o ara hapisteki babası hücredeki diğer elemanın hayatını kurtarır ve altta kalmamak için bu tip kızını iki saatliğine hücre içine kaçırır. fakat o ara işler ters gider, kızı çıkaramazlar derken gardiyan basar bunları falan filan derken bakmışsın bütün hapishane dönem dönem kızı içeri babasının yanına sokmaya çalışıyor, olayı çözüp babasının mahkemede kendi savunmasını hazırlamaya çalışıyor gibi şeyler... böyle okuyunca işte insan niye ben böyle tükendim ekran karşısında diye düşünüyor tabi..
dur şunu da diyim... şu üstteki gözlüklü var ya... gong yoo sandım ya ben onu bi an..an da değil tamam itiraf etmişken tam olsun, baya baya "o mu ya, yok yaaa çok çirkin" ikileminde kaldım ilk bölümde.. şu çekiklerin hepsi de...
filmi genel olarak beğensem de yiğidi öldür hakkını yeme (bu buraya pek uymadı sanki de) filmin başı ve sonu sabır işi izlemesi .
yapacak daha iyi bir şey yoktu, saati de denk gelmişken izleyip pek beğendim bu belçika-fransa, az biraz da kore ve isviçre işbirliğinden çıkma "animated documentary"i. bilemedim bunun bir türkçesi var mı, adamın hayatı üzerinden koredeki savaş sonrası epey yüksek sayıdaki ailesiz çocuğun amerikalı bir hayırsever(?!) öncülüğünde akın akın amerika ve avrupada evlat edilişinin hikayesini animasyon, ve adamın günümüzdeki ve çocukluğundaki video ile fotoğraflarının birleştirilerek anlatıldığı bu filmin sınıflandırması olan tanımın.
öeyh bi bitiremedim cümleyi. çoğunlukla animasyon biraz fotoğraf biraz da video yani. evlat edinilmek ne demek, bambaşka bir kültür ve ırktan geliyorken uyum nasıl sağlanıyor, evlat edinilenin aklından neler geçer bunları anlatıyor 75 dakikada.
film (diyelim kısadan, geçelim?), aslında jung'un çizgi romanlarının, yine kendisinin kimliğini aramaya 44 yaşında koreye ilk defa dönmesi sırasında çekilen görüntlerle birleştirilmiş hali.
"bal renkli" jung beş yaşında korede bir polis tarafından sokakta bulunuyor, yetimhaneye veriliyor ve sonra amerikalı misyonerlerin kurduğu dernek sayesinde, oturdukları yerde koreli çocuk evlat edinme modası olan belçikalı bir aile tarafından evlat ediniliyor, fakat bu modaya kaptırmış ailelerden biraz farklı olarak geldiği yeni ailenin hali hazırda 4 pembe-sarı boy boy çocuğu var. baba yumuşak, anne ise tüm gününü çocukların koşuşturmacası arasında geçiren bir çokları gibi biraz asabi ve sabırsız. yine de bebek olarak evlat edinilen yeni koreli kardeş gelene kadar keyfi yerinde sayılır jung'un, sonrasında ise beni kimse sevmiyor sorgulamaları, haytalıklar, kendini sevdirmeye çalışmalar gizliden, ergenlik, arkadaşlık, büyüme gerilimleri şeklinde kısaca.. aynı zamanda evlat edilmenin ona kattıklarının farkında jung, en azından karnım tok sırtım pek düşüncesinde
anne arada huysuzlansa da diğer çocuklar ayrımcılığa gitmeye kalkışsa da kardeşlerin özellikle büyük kızın jung u sahiplenişleri çok şekerdi, mesela fragmanda da var, jung kızın eteğinden taş atıyor sonrasında kızlar pis asyalı gibisinden ırkçılık yapmaya kalkışmışken caroline mıydı adını unuttum büyük kız sen benim kardeşime nası öyle dersin diye hemen savunuyor, kızlar nereden de kardeşin oluyor senin diyince görmüyor musun ne kadar benziyoruz ikimiz de düz saçlıyız mı ne öyle bişey diyordu ki yirim böyle kardeşleri
gerçek yaşanmışlıkların yanı sıra, jung un kabuslarının ya da hayallerinin yansıtılışını da beğendim ben.
ve bir de sonradan hikayeye dahil olan müzisyen bu aile var. jung, kasabalarındaki tek koreli arkadaşı sayesinde bunlara çizimlerini göstermeye gidiyor. o, ortamın kore kültürü taşıyan atmosferinden etkileniyor, bu çift ise jungun çizimlerinde yakaladıkları kore yansımalarına şaşırıyorlar.
bir kaç ay önce konuyla gayet alakasız bir sebepten google dan etraftaki
dernekleri arıyordum, o ara gözüme koredeki ailenizi mi
arıyorsunuz temalı dernekler çarpmıştı (http://www.kimchi.ch/ derseniz tabi yanlış anlarım sizi). ilginç bulsam da sıradan bir insan gibi
önemsememiştim izlerken alakayı kurdum. aslında en basidinden açıp wikipediayı baksam neler 1neler2 var imiş... malum kore şusu busu izleyenler farketmiştir anan baban sağ mı sorusu kız istemede kutsal bir yere sahip. sonra da öz koreli misin, içinden min gibi şeyler önem tutuyor sosyal statüyü belirlerken..
wiki'de de çok acı yazmışlar ya..
"In addition, most Western countries started to face a shortage of healthy, domestic babies available for adoption in this period, as a result of social welfare programs, legalized abortions and use of contraception. Many Western couples became open to the idea of adopting children from abroad.
This was the start of a popular trend which is still present today, as the demand for babies by infertile, upper- and middle class couples in the West is rising (Jang, 1998). The procedure of international adoption is today a growing and often favoured method for couples to build their families and new countries are constantly opening up for international adoption, both as sending and receiving countries"
kore savaşından 2000lere kadar yaklaşık ikiyüz bin çocuk "batıda" evlat edilmiş, bu sayı azalsa da günümüzde korede doğan her 250 çocuktan biri amerikalı bir aile tarafından evlat ediliyormuş. bunlar işin ruhsuz sayısal kısmı, bir de o batıya uyum sağlayamayıp intihar eden yüksek bir oran var evlatlıklar arasında. böyle işte. bilmem koreliler ne kadar önemsiyordur, ama üzüldüm ben ilk evlat edilenler adına, jung'un filmin sonunda bahsettiği kasabasındaki diğer koreli çocuklar adına..(spoilera kaçmadan anca üzüntü sunabiliyorum sanırım?)
bu dışlanma konusu açısından sakamichi no apollon aklıma geldi. animasyondan girmişken değinesim geldi.. kardeşleri kabullense de kendini dışlanmış hisseden çocuk vardı,olay korede değil japonyadaydı ama sene yine 60lardı galiba. bunu da pek tavsiye ederim buraya kadar okuyan olduysa..
çok uzattım.
annesiyle kavga ettikçe öz annesini arıyor jung, ve çizimlerle kendine ideal bir dünya kursa da jung onun için hikaye mutlu sonla bitiyor diye sevindireyim potansiyel izleyicileri
facebook sayfasına da bi dolu resim koymuşlar üstteki gibi, ön izlenim edinme açısından bakmak isteyen olursa... bilmiyorum zira internette var mı ya da belçika ve fransa dışında gösterime girer mi diğer ülkelerde.
ve bir de... resmi site niyetine bir blog u var animasyonun. içinde "making of"ları var. ben bunları izlemeyi sevsem de ancak fransızca bilenler için şimdilik bunlar
ve somurtuk olmayan kişiler için yemek yapmanın da...
yazıların birinde bir yerinde dedim sanırım, genellikle ya rasgele önüme çıkan ilk zımbırtıyı izliyorum ya da o ara neyle meşgulsem neye takıksam, içinde onu bulunduranı.. yani en azından buraya yazdıklarım için böyle, diğerlerini zaten hatılıyorum yazmaya gerek duymuyorum. (benncilecilecile)
huysuz müşteriye denk gelmedikçe yapmayı pek sevdiğim ve bir o kadar da yorulduğum garsonluğa deneyleri bitirmişken biraz da tesadüfen geri dönmüşken aklıma geldi, ben baya cafe/restoran üzerine birşeyler izledim yüksek lisans yaparken. baya bayaa teorisyen olabilirim mi ne bu konuda, tezi böyle birşey üzerine yapsam zorluk çekmezmişim gibi sanki hatta galiba mı acaba (7numara izleyeyim ben ya da)
neyse, bloga birşeyler yazayım diye düşündüm aklıma bahsedebilecek birşey gelmedi. sonra neler var ki bur ara yayınlanan diye bakarken,şu gözüme takıldı http://www.mysoju.com/browse/food/ , dedim ooo, iyi ahkam keserim ben burdan. (pis fırsatçı)
Listedeki sırayla gidersem, izlediklerim/yorumlarım şöyle
Bambino!: king of baking seven, sevebilir belki, ben ona da buna da tahammül edemedim.bence matsumoto jun yüzünden, sizce neden olur bilemem. oysa karini de oynuyordu, love shuffle gazıyla buna başlamış olabilirim belki ondan böyle mıymıymıy buldum.
Hungry:
bana göre ikinci japon mıymıycısı mukai osamu var bunda da.ötekini pek izlemedim ama bu çocuk hep aynı surat hep aynı tavır, hep aynı tafra. listelere göre hep de popüler olmuş nerde başrol oynasa.
çemkirmeye çok kaptırdım galiba. konusu, pek başarılı aşçı&restoran sahibi annenin ressam babanın mıymıy çocuğu asi-can mukai-unuttum dizide adı neydi- rock grubunun lideridir, bi türlü patlama yapamazlar derken annesi de ölünce "bilmem kaç yaşına gelince müzikte başarılı olamazsam restorana dönücem" sözünün bahsettiği yaşa geldiğini öğreniriz. meğerse bizim mıymıy pek başırılı bir aşçıymış. fakat parasal sebeplerden annesinin ünlü restoranını, "tadın vararak yemek yapmak&yemek yemek" kültüründen ziyade müşteri-müşteri-daha çok müşteri inancına sahip rakiplerine kaptırırlar.
müzisyende para ne arar tabi, dolayısıyla tek çözüm olarak ressam babanın deposunu restorana çevirirler, rakip amca bir türlü hazmedemez. mıymıy çocuğun üstüne gittikçe mıymıy çocuk silkelenir, burnu sürttükçe adam olur....
böyle 4-5 sap bi başlarına geçirmiyorlar tabi diziyi..çocuğumuzun "evlensek ya" yaşındaki sevgilisi, sebze meyvenin alındığı organik bahçesinin yemeğe düşkün üniversite öğrencisi kızı, mıymıy çocuğun karakter sahibi arkadaşları (hiç sevmemişim çocuğu ya,tey allaam) falan diyerek aşk-arkadaşlık-gelecek konularına da dokunduruyorlar. bi de antin kuntin fransız yemeklerini tanıtıyorlar.
zaten ilk bölümden gelişme ve sonuç kısımları tahmin edilebiliyor, bir de ben aralarını anlatmayayım di mi....
Le Grand Chef 2, Kimchi Battle:
kardeş kavgası da kimchi kavgası da kötü arkadaş. ben severim böyle yemeğin özü sudur, karıştırırken aklının göğe ermesidir içinin temizliğidir benzeri az biraz abartı felsefi yakıştırmaları. bu filmde de böyle birşeyler var, "abartı" kısmından hiç çekinmemiş sağolsunlar, ben bile izlerken doydum bu tür yaklaşımlara.
açıkçası ilkini daha beğendiğimi hatırlıyorum ama daha fazlasını hatırlamıyorum.
Osen:
üstteki mıymıy çocuğu görmezden gelmek adına böyle şirincek bi hatunu olan bir dizi, biraz daha klasik japon mutfağı, sakin dingin bir restoran, sanatı ve içmeyi seven sahibi bu şirince, huysuzluk yapıp duran şehirden gelme mıy mıy çocuk desem yeter bence. üsttekinin aksine, sevmiştim ben bu diziyi.
geleneksel tarda şeyler sevenler de sevebilir sanki. geleneksel derken hayatı paldır küldür değil de biraz yavaş ve tadını çıkararak diye genişleteyim sanki (citta slow&slow food)
Lunch Queen:
Bunu da eğlenerek izlemiştim. hatırlamadığım bir sebepten öğlen yemeklerine çok düşkün olan pride'daki hatun (üşendim adına bakmaya) bir şekilde aile restoranına sahip 4 oğullu babanın gelini rolünde aileyle tanışır, nişanlım dediği hayırsız evlat, hemen akabinde restorandaki parayı çalıp toz olur, kız da işte bir şekilde ilk başta zorlama da olsa aileyle yaşamaya başlar. eğlenceli bir diziydi, daraltmıyorlar insanı abuk sabuk acılarla. omu-rice da ziyadesiyle önemli bir yere sahipti sanki
Pasta:
kore yapımı bu dizinin hem seveni çok, hem yazanı. bi de ben dahil olmayayım. yerden yere vurma ihtiyacımı da üstteki japonlarla giderdim zaten. gerçi öyle çok kötü değil, ama çok suni gelmişi bana. Teppan Shoujo Akane:
japon cızbızcısı genç kız.
yani tam böyle değil de, böyle de aslında. annesi ölünce ünlü şeflikten elini ayağını çekip üsyüne bir de kaybolan baba sonrası en iyi teppanyakicisi olduğunu sanan kızı öyle olmadığını anlayıp babasının peşinden miydi en iyi olma sevdasına mıydı unuttum yollara düşer yanında da sakar kankasıyla. bazı bazı baydığı yerler olsa da eğlencelik sayılabilir... arada böyle yemek düellolarıyla, kankanın abuk sabuk eğlenceli halleriyle izledim işte.
Tea Fight:
Geçenlerde izledim bunu. algıda seçicilik, "çay" konusunda oldukça seçiciyim bu aralar. aslında bence gayet hoş başlayıp sonuna doğru nereden tutacağını şaşrımış bir filmdi.. hele ki o son "tea fight"ta... öyle kavga falan diyince dinamik bir film olduğu sanılmasın, durağan genellikle. birazcık böyle merak uyandırıyor sonra es geçiyor gibi de bir gidişatı var. japonyadan sonra tayvan ne alakaydı onu da merak etmedim değil.
hoşuma giden kısmı ise girişi. animasyonla siyah çay savaşlarının nasıl başladığını anlatıyor.
çok sevdiğim kısımsa, asyadaki az miktarda olan siyah çay tüketiminin bu hikayeye nasıl bağlanmış olduğu. inanmak istedim bu hikayeye :)
evet biraz uzun bir giriş. bir an acaba anime miydi bu diye şüpheye düşmüştüm.
Bachelor's Vegetable Store:
bunun da sonunu getiremedim. ya aslında şöyle diyebilirim ki ben böyle güzel çocuk hatrına bişeyler izlemek için kart kaçıyorum. seven izlesin işte. (güzel de değiller ya diyip uzatmayacağım). gene bir dıramlar dramalar vardı sanki içinde. ama emin de değilim eni konu izlemedim.
çok mu japon işi dolu sanki?.. kore işi bir de "gourmet" diye bir dizi var ama açıkcası izledim mi izlemedim mi hatırlamıyorum, ve bir de yine koreden "terroir" diye şarap üzerine. ilkinden farklı olarak bu şarap üzerine olanı izlemediğime eminim ama.
izleyeyim bir ara dediğim ise Shota no Sushi ve Sushi Ojiler (valla sushi güzel bişey!)
bartender vardı bir de şöyle bir baktığım, ama animesini izleyip sevdikten sonra, bu uyarlamalar sevilmiyor sanki?
my name is kim sam soon ya da coffee princeten yeteri kadar bahsedilmiştir şu blog diyarında.
amaa.. bunların dışında, mesela hiç Antique Bakery'e bir laf edebilir miyim? hâşa!...
kıta değiştirirsek ise kitchen confidential var mesela aklıma gelen... tipik bir amerikan işi olarak, "mutfak ve insan ilişkileri"ni sex bazlı götürüyor. ama mutfağın o telaşlı, abuk sabuk espirilerin uçtuğu ve şefe bağlı olarak bazen agresif olan ortamını görebiliyorsunuz.
benim takip edebildiğim kadarıyla murat bozok, istanbuldaki restoranını ilk açtığı zamanlarda bu yönde bilgilendirici yazılar yazıyordu blogunda, artık epey meşgul olsa gerek köşe yazıları dışında çok güncellenmemiş ama ilgilenen olursa http://muratbozok.com
ve son olarak, ne yiyiyo la onlar diye gözü kalanlar için ise, tarifleri ve dizileri içeren şöyle bir site var, demin resim ararken rasladım http://www.kdramafood.com/
ne ararsan var bir yazı oldu. muhtemelen bir dahaki aya kadar esen kalınız hep "resutoran"larda yemeyiniz, mıncırız evdeki sebze meyve ne varsayı ...
yazmış olmak için yayınlanan yazılardan biri.. evet,ne diyolar bilmiyorum, bünyedeki böyle sıkışmış şaşırmış haller işte.
rakıya ulaşmak böylesi zor olmamalı
bi de trişka demek istedim birden, diyim gitsin di mi, içimde kalmasın.. geçen gün de hoppala paşam malkara keşan sesleriyle uyandım zaten, beynim pek bi maziden çalışıyor sanki şu ara
****
çok boşa bi yazı oldu içim acıdı.
şöyle bir yazı yazmaya niyetlenmişim bir ara, resimlerini falan koymuşum. bakınca aa evet izlemiştim diyebiliyorum ama pek hatırlamıyorum. Kazoku no Uta imiş adı.
odagiri efendi zamanının çapkın ve popüler günümüzünse irezil rakçısı. rock felsefesi üzerine alıntılar yapıyordu sahi ünlü gruplardan bak o kısımları sevmiştim hatırladım. neyse,bu kafada yaşamaya çalışan (özgür-içinden geldiğince- inandığınca...) popüler kültür zımbırtılarına karşı duran bu sebeple menajeriyle kapışıp duran bir tip odagiri.
fakat geçmiş yakasını bırakmaz (hınhınhınnnn sinsi müziği)
dizi dizi çocuk bir de dede başına musallat olur. yani o musallat oldu sanırken aslında hayatına çeki düzen gelir. ama sonrasını hatırlamıyorum nasıl bir kafayla izlediysem artık izlememişim demek ki aslında.
saçma başlık oldu, ama böyle atmış bulundum kendisini. kişisel olan vatan millet kısmını geçersek niye "it" travel, niye "travels" değil de travel falan bilmiyorum,girişteki tanıtımdan uydurduğum kore ünlüleriyle gezi programı yapan bir seyahat acentası. ne kadar tutar bu atmasyon teorim bilmiyorum, içindeki adam kim onu da bilmiyordum zaten de bu yaz eve gidemeyecek olmak bana koyuyor, bunun aşkına izledim kendisini. bir de beni şaşırtır mı acaba diye... genel olarak avrupalı turistlerin ucuz hava yolları sayesinde antalya ve istanbula gelip geldikleri yer hakkında bilgi sahibi olmayı geçtim haritasına dahi bakmadan ahkam kesmeleri bitiriyor beni, o kadar abuk soru ve yorumlarla karşılaştım ki... ve izlemeye "koreli, beni şaşırt, geldiğin yere bakmış ol" diyerek başladım...
(benzeri saçmalığa bazı türk program sunucularında da raslamıştım zamanında)
ilk başta, evet biraz hayal kırıklığına uğradım, geliyorlar tipik ayasofya-sultan ahmet kehkeh yorumlar falan.. sonraysa öyle beklediğim kadar saçma yorumlar yapmadılar, ben de sevindim. düşündüm işte ooo oraya gitmeyeli şu kadar zaman olmuş,bi dahaki istanbula gelişte gitmeli, şurda bi han vardı nooldu ki, beri de bu vardı oraya da gideydi gibi... şu yukarıdaki yorumu da duyunca aferin kerata dedim.
bu arada, kim la bu diyenler varsa ben gibi, greatest love daki doktormuş google görsellerin dediğine göre. ben benzetemedim. tamam korelilerin hepsi aynı değil, o ayırdı yapabiliyorum genellikle, ama sorunum şu ki ben aynı insanın iki halini çoğu zaman benzetemiyorum, gidip başkası sanıyorum. sırf bu tv deki ünlüler değil tanıştığım ve sadece 2 gün gördüğüm koreli kızlar için de bu böyle. ben dikkatsiz, onlar süs püs tarz yapma şevkinde olunca böyle oldu. neyse, eskinin şarkıcısı bugünün oyuncusu abimizin derdi program esnasında çektiği fotoğraflarla bir kitap yayınlayabilmek imiş, ama fotoğrafçılığa yeni yeni heveslendiği için çok başarılı görmüyor kendisini. kim ki bu yoon kye sang diyince gördüğüm şu sitede adamın çektiği resimleri paylaşmışlar (otobüsle gezmişler ya, sevdim kokoşluk yapmayışını.her gelen yabancı minibüse ve şehirler arası otobüse binmelidir)
allahım o midye dolmayı yiyince gıda zehirlenmesi yaşamamış ya, daha ne isterim beklerim ben. lisanstayken işte bölüm kulübü olarak uluslararası basit bir organizasyon düzenlemiştik, sokakta gördüğü her gıda benzerine atlayan bir de japon kız vardı katılımcıların arasında, motivasyonunu takdir edip "kızım sen japonyada büyümüş avrupa hijyeninde serpilmiş bi hatunsun, dokunur sana bu kadar aburcuburun mikrobu bir günde" diyip durduysak da o kaşla göz arasında çocuk gibi lüpletiyordu bulduğunu, ama hepsinden sağlam çıkıp da taksimde sokak arasındaki seyyar midyeciden yediği midyeler kızın neredeyse istanbuldaki son yemeği olunca.. bilmediğim midyecide yedirmem turiste midye dolma, öyle bir tedbirim var kendimce
offf, anılağğğr a döndü yazı.. ikinci bölümünü bitirmedim ben daha,ilkinden daha iyiye benziyor ya da ben önyargımı yendim... izlemek isteyen olursa mysoju'ya türkçe altyazılı olarak koymuşlar
adamımız sanki git gide kendini fotoğraf konusunda da geliştiriyor:
o karşılaştıkları korelinin dediği de ne üzücüydü esasında, pamukkaleye gitmişler, su yoktu, beyaz değildi falan gibi yorumlarda bulunuyor haklı olarak... talan ettik doğayı, bkunu çıkarana kadar da farkına varmayacağız ne acı ki....
Nedense internet servis sağlayıcımızın canı bize yeni modem göndermek istemiş, ama bunu bize haber vermemiş, postacı eve gelmiş ama evde kimseyi bulamamış,vs vs vs lerle bir de bakmışsın internet kesik; daha kötüsü 4 günlük paskalya tatili, üstüne internet ayarlarına sahip çocuk bir bilinmez şehirde derken derken ben epeyce bir film izledim. Daha doğrusu bilgisayardaki filmleri, bir kısmını tekrardan ,izledim ilk önce gelir ya internet umuduyla( 2046, in the mood for love, chungking express seviyorum bu üçlüyü sanki)
Ride away diye bir kore filmi izledim, işte beklendik kore filmi, dingin falan, azıcık aşk var ama eski aşk da var, kız bırak artık onu yakarışına girer, zayıf at-beklenmeyen- kazanırsa dilek gerçekleşicek umudu, falan filan derken eeen bir sonunda ben “eyhh tipik” kategorisine soktuğumdan başka türlü ummuştum. Mutlu son dediğin tek tip değil tabi
Bir haftadır internetsiz olunca alıp bilgisayarı okula götürdüm, lakin kimsenin uğramadığı penceresiz lab.ımın popüler olacağı, dolup taşacağı tuttu, ve o arada dünyanın en gereksiz filmlerinden birini yüklemişi.. sırf iyi bir kısmı çıkar,güzel manzara neyim gösterir hevesiyle sonuna kadar izledim ve öehh çekerek de silmişim galiba ki şimdi adına bakayım dedim yok bilgisayarda. Olaki çin işi belgesel seslendirmecisiyle lösemi kızın aşkını anlattığını söyleyen bir yol filme denk gelirseniz,ve 20 yaşın da üzerindeyseniz zaman harcamayın derim. Ne belgesel seslendiricisi anım şanım bir seslendirme yapıyor ne de koca Çinde yol diye gittikleri yerler adam gibi gösteriliyor. Tamam her senaryo güzel olacak diye bir beklentim yok ama asya filmlerini konusunu beğenmesem de sonuna kadar izlememi sağlayan görsellik burda beni pek etkilemedi. Ayrıca oradaki kız gibisinden birini biliyorum, allah anasına babasına sabır versinden öte bana uzak onlara yakın olsun şeklinde ikinci de bir dileğim var.
Aa sahi bu film değil de niye ne zaman indirdiğimi bilmediğim who r u denen film fena değildi. Sıkıldım mıkıldım biraz ama senaryonun potansiyeli vardı. Zorlama yerleri, bunu da koyalım ki klişelere doyalım gibi hisler verdi bana ama izledim bitirdim, belki de üsttekinin etkisiyle de kayda değer buldum.
O değil de....şeklindeki pek sevdiceğim lafla konuyu değiştirecek olursam, siyah beyaz derim!ekşisözlüğe baktım demin pek sevilmemiş. Niye sevmediniz ama ya? Ben mi bu muhabbetlere hasret olduğum için “sıcak” buldum filmi?delicesine iki tek aracak adam bulamamak mıdır bana filmi sevdiren, Erkan Can ve muazzezini görmek mi, bir aralar gruba takılan 70 yaşlarındaki amcadan sonra Tuncay Kurtizin karakterinin şeker gibi olması mı,filmdeki barda arkada göze takılan bilindik simalar mı, yaşı o kadar almamış olsam bile konuşmaların çok tanıdık olması mı bilmiyorum, öylesine seçtiğim, kütüphanedeki az sayıdaki kayda değer türkçe filmlerden biriydi siyah beyaz, aldım hiç olmadı bişeylerle uğraşırken ses olur diye ve oturup başından sonuna sıkılmadan izledim.
Kimileri bu kadrodan ne filmler çıkardı bu mudur demiş ama bu senaryo da başka kadroyla olmazdı sanki ya?Erkan Can dan başka kim bir salyangozla konuşabilirdi ki, hem Nejat İşleri azıcık farklı bir karakterde görmek güzeldi, tamam kabul,belki Şevval Sam yerine bir çok başka insan konabilirdi-oyunculukta niye zorluyor anlamıyorum pek-, senaryo daha ayrıntılı ,daha birbiriyle ilişkili olabilirdi ama hangi “günümüz kadını” umursamamış gözükse de incinmiyor reddedilmekten veya bunalımlardan-çok yedikten sonra kendine kızmıyor.
Senaryoda ise mesela anlamadığım ilk sahnede niye biri öldü, niye nejat işleri karısından ayırdınız da o sadece bakakaldı ve hiç sallamadan devam etti, ya da sonunda ben mi yanlış hatırlıyordum şevval samın nejat işlerin mutfağında işi neydi, hastanedeki adama ne oldu sahi?
Ankaralı değilim, ama bu bildiğin ankaradaki siyah beyaz bar ın hikayesi mi diye sormak isterim birilerine, based on a ture story mi ne yani bu kafadaki amaları dayandırmamız gereken şey? ekşisözlük dedim ya, belki orada yazmışlardır ama ben sonran başlayıp iki sayfa okudum işin aslı,ve bu sorunun cevabına raslamadım. belki bir ara tüm yazılanları okurum belki bir gün sevgili ‘yenimodem’ bizim eve ulaşma başarısını gösterir, belki hayat bayram olur....
Hoşuma gitti işte film, muhabbetler güzeldi, barmen gibi bardan biri gibi bakmak güzeldi, yanlız hayatlardaki arkadaşlık güzeldi... senaryo bağlamlar şunlar bunlar diye bakmak yerine böyle bakınca sevilir bence.
gong yoo güzel adam vesselam. ama bu filmin başrolü değilmiş, iyi ki de değilmiş..
yani demek istediğim filmi yüzüne kurban gülüşüne heyran şeklinde izlemenize izin vermiyor, ana konudan saptırıp kendi üstüne çekmiyor ilgiyi,ve filmi alıp götüren o üç çocuk aslında. aferin kerata dedim kendi kendime, egosu tavan yapmamış. gong yoo nun canlandırdığı karakter herhangi biri olabilirdi, ama masum yüzlü gong yoo nun olması iyi olmuş öğretmenin ilk baştaki tereddütlerine güzel uymuş.. genel olaraksa fena değil diyebileceğim bir film.
yatılı bir işitme engelliler okulundaki çocuk istismarı üzerine film.direk konuya giriyor lafı dolandırmadan ve çıkamıyor. gerçekte de çıkamamışlar zaten, -hmm spoiler olmuş bu sonrası- filmin sonunda yazana göre zanlıların bazıları okula geri dönmüş dava kapanmış ama çocukların haklarını aramaya çalışıyorlarmış hala.
ve izlerken evet biz benzer yaşamlar sürüyoruz korelilerle diyorsunuz;esasında bilmem gerçekten de öyle midir ama insan özünde her yerde benzer davranışlar sergiliyor: rüşvet, tanıdıkla bir yere gelme, polisin "orantılı" güç kullanımı (bizeki orana yaklaşamamışlar gerçi filmde) , bürokrasi, adaletin işleyişi, insanların görmezden gelmesi, para için torununu ya da akrabasını yoka sayma, sırf dindar gözüküyor diye o kişiye toz kondurmama, ahlak, vicdan...
sinirlendim yine bak....
bizle farklı diyebileceğim şey ise şu bazı kore ve japon işlerinde de rasladığım "babasının okulu" olayı. kore ve japonyada böyle bir olay mı var anlamadım ki, baban okul yaptırdıysa krallık sizde, müdür rütbesi babadan oğula geçer diye bir kural var sanki. sorayım bakayım bunu bir ara onlara...
daddy long legs'i hatırlarsınız değil mi? kitabını okumuş veya animesine trt de denk gelmişsinizdir, değil mi?
dolayısıyla, bildik bir hikaye aslında bu daddy long legs. yine de filmini çekmiş koreliler. yani en azından siz konuyu bildiğinizi sanıyorsunuz.aslında şöyle diyeyim benim için öyleydi, ve daddy long legs i geçip filmde anlatılan diğer hikayeye takıldım. üstüne bir de kandinsky dediler, ben de evet bitirmeliyim bu filmi dedim. protect the boss'da da benzeri olmuştu, bir slam dunk diyerek bir izleyici daha kazandı adamlar... neyse kandinsky.. soyut sanat eserlerine bir çoğumuzun gösterdiği yaklaşımı alt hikayedeki (ya da bizim öyle sandığımız hikayedeki) esas oğlanımız da gösteriyor. "altı neresi? üstü neresi?!?"
ana hikayeye geri dönecek olursak, kızımız tabi ki sevgili daddy long legs'inden desteğini neredeyse tüm film boyunca alıyor. ama kore filmi işte,karakterlerin yaptıkları insanda (kadınlarda?) "benim de olsun / ben de istiyoruuuğğğğm" etkisini yaratıyor, klişe dahi olsalar... mesela ayıcıklardan zerre haz etmeyen bir insan olarak ben bile aşağıdaki hediyeyle karşılaşsam canııım diye yumuşayıverirdim muhtemelen hemen.
bildik bir film gibi bu film de, ama sanırım koreliler animelerin uyarlamasını yapmak yerine böylesi insancıl hikayelerin uyarlamalarını yapma yolunda devam etmeliler, daha başarılılar bence. filmi tek cümleyle özetle deseler belki daddy long legsmişcesine özet geçerim ama filmde konuyu daha farklı bağlamışlar, ayrıntılar daha farklı, dolayısıyla aynı hikayeyi izliyormuş hissi vermiyor ve beni daddy long legste az da olsa rahatsız eden son, rahatsız ediciliğine yitiriyor.
alzheimerın hayatlarımızda yaygınlaşması mıdır sebep bilemiyorum ama sanki son zamanda anılar ve yok olma ihtimalleri üzerine daha fazla film çekilir oldu? örnek olarak kore sinemasında bile benim izlediğim "a moment to remember" ,"the last blossom" ve bu film var, belki daha fazlası da vardır. ürkütücü bir konu anılarını yitirme riski. anılarım, yaşadıklarım olmadan ben ben olarak kalır mıyım? yine bu insanları sever miyim?
filmdeki gibi kalbim gidip yine aynı kişi için atar mı?..
sanmam, ama inanmak isterdim..
ayrıca film bana "bana old and wise'ı çal"ı hatırlattı. ikisi radyoda güzel sakin müzikler eşliğinde geçiyor (biri gece diğeri gündüz), ikisi de klişeler bazı zorlama yerler içeriyor, ama yine de izleniyor.
ve bir insan için film izleyen kişiler oluyorsa, kore filminde hyun bin, türk olanda ise erkan can oynamış, çağan ırmak ise senaryo ve yönetmenliğini yapmış.
öehh ne drama ne drama, içim şişti. sankim bir yaprak dökümü ama 30 bölüm halinde ziplenmişi... yaprak dökümüne kaç yıl sığdırdılar bilmem ama burada yirmiyedi yılı falan sığdırdılar heralde o 30 bölüme. dayanamadım gerçi bir on bölüm kadar atladım. olaylar nasılsa son bölümde çözülecek onun verdiği bi gönül rahatlığı da var bu kore dizilerini izlerken genelde.
bir antique bakery bir my name is kim sam soon havası aramıştım aslında itiraf etmek gerekirse, baking king deyince bu kadar da üst üste olaylar silsilesi beklemiyordum ama adamların da öteki türlü bir niyeti hiç olmamışmış meğersem
ve ayrıca bir kez daha anladım ki böylesine açık seçik kronolojik anlatım izlemeyi sevmiyorum, bir ileri iki geri yapsalar daha izlenir olurdu ama kim kafa yoracak o geçişleri düzgün ayarlamak için di mi belki de.. bana bebeliklerinden danalıklarından her anlarından, üstüne bir de deja-vulardan ve akabinde anıların tekrarlanışından bıkkınlık geldi.. pastanede geçen sahneler eğlenceliydi kabul de her kötünün iyi bir gerekçesi vardırı böyle karakterler kendileri eni konu dile getirince bayıyor sayın senaristler.
aslında belki sindire sindire izlemek isteyenler için iyidir, çok sevilmiş zamanında zira (belki sevmeyen bir benimdir?) king of baking imiz daha doğmadan bize karakterleri ve kişiliklerini tanıtarak başlıyor dizi, sonra çocukluğunu izliyoruz, bize bi an aksi izlenimi verse de öyle kolaydan kral olunmuyor tabi ki dramalarda. sonra da işte çileler çileler ki ne çileler,bi gidin istemiyorum sizi dese de tak goo'nun burnunu sürttürmeler kaçırmalar tartaklamalar ve mutlu -kısmen beklenmedik- bir son.. çocuk perişan oldu valla son gücüne kadar kavga edip kız kapısında bayılmaktan
ayrıca böyle de uyuz baba karakteri zor bulunur heralde. kötü desen değil iyi desen yanından geçmiyor. kişiliksiz herif. sinir oldum
şimdi böyle yazarken kendimde anneanne potansiyeli görüyorum aslında, dizi/film karakterlerine kızmacalar o öyle olurmu a kızanımlar...
neyse dizi de sevdiğim şeyler de oldu,mesela pastane sahibinin torununun geceleri yaptığı ama kimsenin sallamadığı pastalar.. getirsen bana yerdim ki bunları
o değil de gün gelsin benim de öyle kocaman tezgahım olsun yoğurayım yoğurayım yumurayım, keseyim doğrayayım mutfaktan çıkmayayım...
böyle de sıkılmam.
kore filmlerine takıldınız ama aşk-meşk-komedi-güldürü-romans-zengin erkek fakir kız-külkedisi hikayeleri falan gibi klişelerinden sıkıldıysanız buyrun size avrupa ya da bağımsız amerikan sineması-vâri ve biraz da şaka gibi bir pastoral yol hikayesi...
böyle bir tanımlama literatürde var mı bilemiyorum o kadarını, ama bir adam-bir öküz-ve gittikçe gidilen yollar-geçmişle karşılaşmalar- kendini bulmalar-doğa-köy hayatı şeklinde ana kelimeler kullanılarak özetleyince böyle bir tanımlama yaptırıyor film bana ..
greatest love, hello my teacher veya pasta dizilerinden göze ilişmiş gong hyo jin, veya little prince'ten park won sang ı görünce oyuncu listesinde, yine aşağı yukarı klasik bir kore filmi sanmıştım ama adının cazibesine kapılıp bi bakayım yahu diyerek izlemeye başladım. rolling home with a bull... oldukça eğlenceli durmuyor mu?
adını filmi izler izlemez unuttuğum esas oğlanımız, tarlaya koşmak ineklere bakmak şeklinde tipik bir köy hayatı içine doğmuşken isyanlara gelip şehre-uzağa- okumaya gider, olaylar gelişir, hayat kahpeliğini yapar ve esas oğlan köyüne döner... tabi bir yaştan sonra erkek adam baba dırdırına eskisi gibi tahammül edemez, şehir görmüş insan ise inek gütmeye bok temizlemeye... ikisi bir insanda birleşince de adamgil alır başını -ve babasının canı ciğeri biricik öküzünü beraberinde- yola koyulur,sözde öküzü satma amacıyla...
yol hikayesi işte bu; az giderler uz giderler dere tepe düz giderler, derken eski aşk ortaya çıkar, geçmiş deşilir-yad edilir, gidilir gidilir ve başlanan yere dönülür en nihayetinde.
tipik kore filmleri gibi olmasa da, tipik bir yol hikayesi bu film; sakin,az diyaloglu, "bence" yine de akıcı, biraz günümüz insanını eleştiren, arada absürd ve tabi ki mutlu sonla biteninden
olmasa da olur bir ayrıntı ise esas oğlanımızın şair oluşu. benim beğenmediğim gereksiz şiirler yazıyor, ama diğer insanlar beğenmiş olacak ki internette gördüğüm film özetleri hep "bir şair" diye başlıyor.
film ile zerre alakası olmayan şu şarkı ise hep bir yol şarkısı gibi gelir bana...
uyuştu galiba sonunda beynim. abartısız iki saattir bu adamın şarkıları çalıyormuş en son ben niye daraldım yaşlanmış çökmüş gibi hissettim diye düşünürken farkettim, playlist açık kalmış bişeyler okurken arada aşağı çamaşır yıkamaya giderken falan ben onu öyle sokağın gürültüsüymüşcesine benimsemişim..
halbuki en son hatırladığım yesterday when i was young ı dinlemeye niyetlenmiştim.. iyice elveda yaz, once in a summer modlarındayım...
koreden başlamış giderken müzik de diyelim.. ben sanırdım ki koreden adam gibi müzik grubu çıkmaz. kpop denen benim için ürkütücü ve sonsuz sayıdaki üyelerden oluşan gruplar yüzünden bu izlenimi edinmişim meğersem. a yalnız hakkını vermek lazım, bana hitap etmese de eni konu uğraşıp manyak şovlar danslar yapabiliyorlar konserlerinde. yiğidi öldür hakkını yeme lafı cuk oturabilir buraya. yazık la yalnız, çocuktan alıp belli karakter kalıplarının içine sokulmuş, hatta onunla da yetinilmemiş dizi dizi estetik ameliyatlarına sokulmuş tipler. bildiğin -benim anlayamayacağım nedenlerden- hayatlarını adamış insanlar ya da çocuklar. küçük hakkaten bu kpopçuların yaşı
ama bunun dışında bir indie/ singer-songwriter türünde giden insanlar var ki bunlar şahane albüm tasarımları ve huzur dolu müzik yapabiliyorlar.
benim eni konu dinlediğim bir tearliner var ki herkesler dinlesin isterim. müzik benim günlük hayatımda önemli sayılabilecek bir yer tutuyor; moralim bozuk olduğundaysa bir demirhan baylan dinler dururdum, artık tearliner ı da ekledim buna. bilemediğim bir sebepten bu demirhan baylanın her şarkısı bana mutlu geliyor. tearliner için aynısını söyleyemeyecek olsam da, daha da bir bilmediğim sebepten bu adamların yaptığı müzik de benim moralimi düzeltiyor.
sanırım coffee prince dizisiyle ünlendi bu grup, koreli değilim korece bilmiyorum, koreyle haşır neşir oluşum şunun şurasında bi kaç aylık ve ben tembel bir insanım, nereden bileyim demeye getiriyorum. atmasyonumun dayanağı başka başka dizilere de şarkı yapmış olmalarına rağmen aralarından en ünlü olan dizi coffee prince (gong yoo etkisi?)
coffee princesis biz klip örneği youtubedan misal
yok cidden anlamıyorum bildiğin depresif müzik yapıyorlar, benim üzerimde niye pozitif etkisi var...
hadi şu biraz daha neşeli...
bunu seven bunu da sevdi şeklinde bu adamın alt grubu olan low end project de ayrı bir şahane.. azıcık daha farklı stilleri. galiba coffee princete bu isimle müzik yapmışlardı ya da ben şu anda attıkça atayım modundayım kim bilir...
özellikle şu larkılarını pek pek çok pek sevmekteyim
aklıma gelmişken, benim last.fm sayesinde rasladığım pastel music diye bir yapımcı/şirket öyle birşey var korede ve bu türde müzisyenler bünyesinde. müziklerini beğenmediğimin en olmadı albüm tasarımlarını seviyorum ben. sevesim mi var bilemedim ki. bunca yıllık japonya münasebetlerim var mesela japon müzikleri etnik müziği modenle harmanlayanlar dışında sevdiğim aklımda yer eden bir şey çıkmadı o ülkeden. ama gel gör ki şurda bir kaç aydır kore sinemasından ötürü müziğine de yönelmişliğim var ve bildiğin anlamasam da dinliyorum adamları.
-tearliner ayrı, yaşasın zorlama aksanı/telafuzu olmayan koreliler-
neyse devam edeyim sevdiklerimi sıralamaya
wishlist:
bunlar da pek şeker müzik ve klip yapıyorlar, yirim
gerçi bunlar hakkında youtubeta olan kadarını biliyorum. ama olsun
hele de şu:
atla da gel diyor bildiğin... pek güzel bir yol şarkısı. kafamda kaz dağları yolları canlanıyor. ahah ama salak ben bu yazki hızlı turumda bunları yanıma almadım. anca canlanır yani yollar kafamda...
başka başkaaa...blog yazarken oturup eni konu düşünüyor mu acep insanlar. bense kafasını önceden değil anlık kullanan bir insanım. şimdi kalakaldım kimden bahsetsem diye...
çok sevdiğim diyemeyeceğim ama şu şarkısını mütemadiyen dinleyebileceğim nell diye bir grup var bunlardan başka..(ya da sırf adı kolay olduğu için hemen akla gelen?) üsttekilerden sıkıldıysanız az daha hareketli, hatta diğer şarkıları daha hareketliydi galiba ama bana pek hitap etmedi..
şimdi bu gruplar indie diye geçiyor benim gördüğüm yerlerde, lakin ben neren indie leyn demek istiyorum yetkili merci bulamıyorum...
sevgili tearliner adamı (adı her neyse... balık beyinli ben için şunca grubu bi çırpıda yazmak bile bir iş) dream pop diye yazmıştı bir yerde sanki, indie den daha iyi bir sınıflandırma olabilir bu.
biraz biraz değiştirecek olunursa türü -zaten indie dedikleri de indie değil pee diye suçu onlara atasım var- şu şarkı fena değil, çok bilmiyorum ama bu adamı dedim ya toparlayamadım şimdi olayı bari aklıma gelenler şarkıları yazayım :)
aaa sahi belle epoque denen üsttekilere benzer tınıl tınıl mınıl türünden bir grup var bu da hoş. aynı isimde fransız da bir grup varken niye gidip aynı ismi almışlar bilemem. ayrıca bunlar için durup durup dinlerim hep dinleyebilirim diyemeyeceğim nedense kadın sesini uzun süre dinlemek yoruyor beni..
bu yazının özeti: youtube, sen olmasan ben derdimi nasıl anlatırdım
ayrıca en sona en şahanesini bıraktım, bunu tüm dünya bilsin istiyorum. çok eğlenceli ya.. Chang Kiha and the Facesden gelsin, bize de klibi evde canlandırmak düşsün... haydin eller havayaaa!!
ya da kahveyle sunulan lokum gibi, masal gibi gerçek gibi...
çoğu romantik komedi kore filmi gibi bu "my love/ 내사랑 filmi de bu kıvamda eğlene sırıta ve özene bitiriyorsunuz filmi.
spoiler a kaçmadan nasıl anlatırım bilemedim bir de ben konuyu bilmeden öylesine başlayıp izledim kafam karıştı ilkten, anne baba gelecek geçmiş nasıl bir bağlantı kursam diye.. boşu boşuna kafamı yormuşum meğersem.neyse bi saf ben olmayayım siz de çekin. hem film anlattığım bir yer olmasına gerek var mı buranın ki, beğendim beğenmedim diye özet geçmek yemez mi :P
eldeki çiftlerden chio kang hee ve kam woo sung ikilisini çok sevdim ben. hatta çocuk bakma ayağına uzun yola bir daha çıkacak olursam metroda nasıl eğlenilir kitabından hazırlayıp gidebilirim.
birazcık spoilera kaçacak şu olay ise pek hoştu. bu kalemler bu kadar etkili olsa keşke. yoksa etkili de benim mi haberim yok??
ayrıca 2007 yılından bir film, ve daha o zamandan free hugs olayını bünyesine katmasını, hatta gözümüze gözümüze sokmasını çok sevdim ben!
sırf bu şirinlikler değil tabi ki, free hugs ın dışında şamanizme ve güneş tutulmasına değinmesi de benim filme vurulmamdaki diğer etkenler. izlediğim en iyi filmlerden değil kesinlikle, ama yine çıksın karşıma yine izlerim.
sonu daha başından belli bir drama bu kadar güzel bitirilemezdi sanırım, ben ağlamaktan izlenmez herhalde son bölüm derken herkese bir mutlu son düşürdüler ki çok sevdim.
kanserden korktuğumu da şuracıkta itiraf edeyim...
diğer adıyla The Most Beautiful Goodbye..
çok güzel bir açılışı var bu filmin. sabah kahvaltı ederken buna kanıp başladım, sonra annemi delicesine özlediğimi farkedip devam ettim, kadının özellikle kayınvalidesiyle vedalaşmasında artık eni konu ağlar hala gelmiştim. sakin sade ama güzel işlenmiş bir film.. kanser yakalandığını son aşamada öğrenen fedakar bir annenin ailesiyle yavaş yavaş vedalaşması şeklinde özetlenebilir konusu. ve aslında kısmen mutlu son denebilir sonuna, anneme benim için doldursun diye bir defter hediye etme isteği uyandırdı bende çok geç olmadan.
A coffee vending machine and its sword: "To ward of defeat in his future life, a dying ninja warrior wishes to be reincarnated with a skin of steel. He returns to modern-day Korea as a coffee vending machine."
Egg robot Momo: "Egg robot Momo knows he is different from all the other robots. One day, he hears the secret surrounding his birth and forbidden love story of his parents."
Love is Protein: "At one idle night in the summer, poor housemates, Jae-ho, Kyeong-soon, and Hong-chan order a fried chicken, breaking up a piggy saving box. But not a fried chicken but a pock hock from a pock hock houseis delivered. Chicken followed after tells that he fried his son of chicken boy to bring for sale"
ne yapsa izleirm insanlarımdan biri bu kim sun ah da. kim derdi ki bir korelinin takipçisi olup çıkacağım. şu aralar scent of a woman yayında,şuradan izlenebilir.
dizinin dışında sanki bir pr çalışması olarak me2day i kullanmaktalar .eğleniyorlar kendince gibi bir havası var.
buradaki paylaşımlarından dolayı şirin misin sempatik misin a hatun demek istedim kendine. dizideki diğer başrol lee dong wook ise actor wook demeyi uygun görmüş kendine..
scent of a woman ın tüm çekim ekibi delicesine fotoğraf paylaşıyor sanırım?
neyse...
aptal da olabiliyor, seksi de, zeki de, çemkirik de, orta yaşlı da genç de, kilolu da zayıf da...ve hüzünlü. hüzünlüyü özellikle ayrı bıraktım, çok hüzünlü bakabiliyor bu kadın, böyle çok çileler çekmiş olduğuna inandırıyor beni öyle olunca da. bir de filmleri için çok diyemeyeceğim ama oynadığı diziler çok eğlenceli. çemkirirkenki halleri özellikle.
gıkını da çıkarmıyor gibi bi hali var kadının . mesela city hall de eni konu linç ettiler kadını yumurtayla domatesle, yine de oynamış. hatta gözü enfeksiyon kapmış diye okumuşluğum da var, ya da my lovely sam soon/my name is kim sam soon için on kilo almışlığı...
ayrıca yaptığı işlerin orasına burasına kısa da olsa dansı sokuşturmasını seviyorum. scent of a woman zaten tango kursu üzerinden geçiyor, city hall de de vardı, my name is kim sam soonu izleyeli çok oldu, izlediğim ilk kore dizisiydi sanırım, afişinde dans eden bir çift vardı, when its at night dan ise emin değilim şimdi. zaten kim seon ah rol almasaydı sonuna kadar izlemezdim heralde onu. pek sıkıldım sonlara doğru
bu bi rain i de aktör sanırdım ben I'm a Cyborg But That's OK den ötürü, bir senelik bile olmamış asya sineması sevgisi bu kadar oluyor işte.
city hall deki dans da pek eğlenceli, ki bu tip müziklerden -üstteki şarkı da dahil- hiç hazetmem
sırf slam dunk hatrına bir dizi izlenir mi?
bakalım , başladık işte...
şu soldaki arkadaşı ilk görünce bi kulaklarımdan şüpheye düştüm, japonca mı bu dizi korece mi diye. ama gayet korece. oysa ben gayet eminim ki ben bu çocuğu eitanın da rol aldığı twitterlı japon dizisinde izleyip uyuz olduğuma..
neyse,koreliymiş kendisi de gerçekte. galiba o dizide de koreden japonyaya gelme birini canlandırıyordu diye şimdi yazarken aklıma gelir gibi...
bu yeni dizide az daha sempatik bir karakter olmuş en azından.
gerçi böyle 3 yaş zekasına sahip karakterle herkesin sempatik olma potansiyeli var dizide
çok lazımsa, nam-ı diğer saibogujiman kwenchana, chan wook park ın filmi.
bu filmle başlamalıydım tabi ki de anlatmaya. asya dizi/sinemlarına takılı kalma sebeplerimden biri oldu.ama galiba o kadar çok anlattım ki özellikle yodel diyarındakilere, bilemiyorum şimdi ne diyeceğimi.
izleyin, düşünmeden izleyin derim akıl hastanesinden rengarenk ve pastel diyara açılan bu filmi.bu filmle inandım ben koreli yönetmenlerin bambaşka bir hayal dünyaları olduğuna
hayır bir de yazılanlar doğruysa sevgili yönetmen bunu çocuğu izleyebilsin diye yapmış. bununla büyütülen çocuk da zaten ilerde sıradan biri olup çıkmaz
filmde akıl hastanesinde olanların garip huylarını kabullendim ama dışarda olanlar da çok normal değil tabiki. ana karakterler yan karakterler hepsi ayrı ayrı sevilesi. Kendini cyborg sanan Young-goon(Im Soo Jung) kızımız, farelerin de çocukları olduğuna inanan ve son zamanda mütemadiyen turp yiyen annanesiyle büyümüş annanesi akıl hastanesine götürülürken ona ambulanstan varlığının amacını söylediğini sanan bir insan evladı.
derken o da hastaneye kaldırılıyor ve diğer hastalardan biri bunu odasından alıp orada kalanları tanıtmaya başlıyor, biz de bunu bizim için hazırlanmış bir karakter tanıtımı sanıyoruz ki delinin aklına mı uyulurmuş...
esas oğlan ise hırsız. insanların yeteneklerini özelliklerini çalıyor, ve garip maskeler takıp dişlerini sürekli fırçalamazsa yok olacağına inanıyor. birinin ping pong yeteneğini, ötekinin iştahını berikinin kibarlığını, diğerinin anılarını, falan derken perşembeyi de çalınca bizim cyborg ün ilgisini çekiyor, bir insan perşembeyi nasıl çalabilir ki.. bu arada bizim oğlan zaten kızı incelemeye almış, hatta ona gizliden yardım etmeye çalışıyor.rice megatron ne kadar süper ne kadar şirin bir icattır...