Saturday, September 15, 2012

yok artık

ay çok güldüm, birinci kattakilerin çocukları parti veriyor, bina gangnam style la çalkalanıyor... bu kadar mı ünlü bu şarkı ya ahaha

hayır asyalı da değiller, balkan ülkelerinden ve gayet asi ergen tipindeler, gangnam da neymiş


diğer bir şaşırmamı da buraya koymalık video ararken yaşadım, bunca insan yağmur altında ey maşallah



yok anlamıyorum ben bu işleri


Sunday, September 9, 2012

approved for adoption

yapacak daha iyi bir şey yoktu, saati de denk gelmişken izleyip pek beğendim bu belçika-fransa, az biraz da kore ve isviçre işbirliğinden çıkma "animated documentary"i. bilemedim bunun bir türkçesi var mı, adamın hayatı üzerinden koredeki savaş sonrası epey yüksek sayıdaki ailesiz çocuğun amerikalı bir hayırsever(?!) öncülüğünde akın akın amerika ve avrupada evlat edilişinin hikayesini animasyon, ve adamın günümüzdeki ve çocukluğundaki video ile fotoğraflarının birleştirilerek anlatıldığı bu filmin sınıflandırması olan tanımın.
öeyh bi bitiremedim cümleyi. çoğunlukla animasyon biraz fotoğraf biraz da video yani. evlat edinilmek ne demek, bambaşka bir kültür ve ırktan geliyorken uyum nasıl sağlanıyor, evlat edinilenin aklından neler geçer bunları anlatıyor 75 dakikada.





film (diyelim kısadan, geçelim?), aslında jung'un çizgi romanlarının, yine kendisinin kimliğini aramaya 44 yaşında koreye ilk defa dönmesi sırasında çekilen görüntlerle birleştirilmiş hali.

"bal renkli" jung beş yaşında korede bir polis tarafından sokakta bulunuyor, yetimhaneye veriliyor ve sonra amerikalı misyonerlerin kurduğu dernek sayesinde, oturdukları yerde koreli çocuk evlat edinme modası olan belçikalı bir aile tarafından evlat ediniliyor, fakat bu modaya kaptırmış ailelerden biraz farklı olarak geldiği yeni ailenin hali hazırda 4 pembe-sarı boy boy çocuğu var. baba yumuşak, anne ise tüm gününü çocukların koşuşturmacası arasında geçiren bir çokları gibi biraz asabi ve sabırsız. yine de bebek olarak evlat edinilen yeni koreli kardeş gelene kadar keyfi yerinde sayılır jung'un, sonrasında ise beni kimse sevmiyor sorgulamaları, haytalıklar, kendini sevdirmeye çalışmalar gizliden, ergenlik, arkadaşlık, büyüme gerilimleri şeklinde kısaca.. aynı zamanda evlat edilmenin ona kattıklarının farkında jung, en azından karnım tok sırtım pek düşüncesinde

fragmanları biraz özetler sanırım?


Approved for adoption - Trailer Eye on Films by eyeonfilms

anne arada huysuzlansa da diğer çocuklar ayrımcılığa gitmeye kalkışsa da kardeşlerin özellikle büyük kızın jung u sahiplenişleri çok şekerdi, mesela fragmanda da var, jung kızın eteğinden taş atıyor sonrasında kızlar pis asyalı gibisinden ırkçılık yapmaya kalkışmışken caroline mıydı adını unuttum büyük kız sen benim kardeşime nası öyle dersin diye hemen savunuyor, kızlar nereden de kardeşin oluyor senin diyince görmüyor musun ne kadar benziyoruz ikimiz de düz saçlıyız mı ne öyle bişey diyordu ki yirim böyle kardeşleri



gerçek yaşanmışlıkların yanı sıra, jung un kabuslarının ya da hayallerinin yansıtılışını da beğendim ben.


ve bir de sonradan hikayeye dahil olan müzisyen bu aile var. jung, kasabalarındaki tek koreli arkadaşı sayesinde bunlara çizimlerini göstermeye gidiyor. o, ortamın kore kültürü taşıyan atmosferinden etkileniyor, bu çift ise jungun çizimlerinde yakaladıkları kore yansımalarına şaşırıyorlar.





bir kaç ay önce konuyla gayet alakasız bir sebepten google dan etraftaki dernekleri arıyordum, o ara gözüme koredeki ailenizi mi arıyorsunuz temalı dernekler çarpmıştı (http://www.kimchi.ch/ derseniz tabi yanlış anlarım sizi). ilginç bulsam da sıradan bir insan gibi önemsememiştim izlerken alakayı kurdum. aslında en basidinden açıp wikipediayı baksam neler 1 neler2 var imiş... malum kore şusu busu izleyenler farketmiştir anan baban sağ mı sorusu kız istemede kutsal bir yere sahip. sonra da öz koreli misin, içinden min gibi şeyler önem tutuyor sosyal statüyü belirlerken..

wiki'de de çok acı yazmışlar ya..
"In addition, most Western countries started to face a shortage of healthy, domestic babies available for adoption in this period, as a result of social welfare programs, legalized abortions and use of contraception. Many Western couples became open to the idea of adopting children from abroad.
This was the start of a popular trend which is still present today, as the demand for babies by infertile, upper- and middle class couples in the West is rising (Jang, 1998). The procedure of international adoption is today a growing and often favoured method for couples to build their families and new countries are constantly opening up for international adoption, both as sending and receiving countries"

kore savaşından 2000lere kadar yaklaşık ikiyüz bin çocuk "batıda" evlat edilmiş, bu sayı azalsa da günümüzde korede doğan her 250 çocuktan biri amerikalı bir aile tarafından evlat ediliyormuş. bunlar işin ruhsuz sayısal kısmı, bir de o batıya uyum sağlayamayıp intihar eden yüksek bir oran var evlatlıklar arasında. böyle işte. bilmem koreliler ne kadar önemsiyordur, ama üzüldüm ben ilk evlat edilenler adına, jung'un filmin sonunda bahsettiği kasabasındaki diğer koreli çocuklar adına..(spoilera kaçmadan anca üzüntü sunabiliyorum sanırım?)

bu dışlanma konusu açısından sakamichi no apollon aklıma geldi. animasyondan girmişken değinesim geldi..  kardeşleri kabullense de kendini dışlanmış hisseden çocuk vardı,olay korede değil japonyadaydı ama sene yine 60lardı galiba. bunu da pek tavsiye ederim buraya kadar okuyan olduysa..


çok uzattım.

annesiyle kavga ettikçe öz annesini arıyor jung, ve çizimlerle kendine ideal bir dünya kursa da jung onun için hikaye mutlu sonla bitiyor diye sevindireyim potansiyel izleyicileri


facebook sayfasına da bi dolu resim koymuşlar üstteki gibi, ön izlenim edinme açısından bakmak isteyen olursa... bilmiyorum zira internette var mı ya da belçika ve fransa dışında gösterime girer mi diğer ülkelerde.


ve bir de... resmi site niyetine bir blog u var animasyonun. içinde "making of"ları var. ben bunları izlemeyi sevsem de ancak fransızca bilenler için şimdilik bunlar

Tuesday, September 4, 2012

what is your function in life?

her filmin vardır bir kilit cümlesi. kilit demeyeyim de akılda yer edici bir repliği.. survive style 5+ için de hayattaki amacını sorgulatan(?)bu cümle filmin en hatırlanası repliklerinden, bence bu ve "come baby, come come baby"





çok renkli bir o kadar da absürd bir japon filmi survive style 5. 5 grup karakter var, bunlar etrafında dönüyor dolaşıyor kesişiyor hikaye. daha doğrusu 4 grup ve bunları bağlayıcı beşinci kiralık katilimiz.

benim favorim ölmeyen, ölmedikçe gömülüş şekline göre güçler kazanan ablayla sevgilisi mi kocası artık neyse o. diğerleri de bir hipnozcu, onun acayip bi espri anlayışına sahip reklamcı metresi, ingiltereden ithal katil ve onu getirten tercümanı, hipnozun etkisiyle kendini kuş sanan baba ve ailesi ve de hangisi daha abuk bilemediğim 3 hırsız... gerçi absürd dedim de genel bir mesaj içermiyor değil film, o kadar saçmalamamışlar

renklerin, müziğin ve ritmin güzel ayarlanmasında ise kesinlikle yönetmenin aslında reklamcı olması yatıyor, ama neyin kafası sorusunu cevaplamaya yeterli bir bahane değil bu.



"come baby"



kuzum siz ne içtiniz derdim belki ama en azından gen sekiguchi ve tada taku ikilisinden çıkan şu reklamı izledikten sonra aslında o reklamcı karaktere çok da şaşırmadım



öyle işte. japonların absürdlemesine dayanabilen, bunu sevenler için ideal ve renkli gayet.


Tuesday, August 7, 2012

yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı

ve somurtuk olmayan kişiler için yemek yapmanın da...



yazıların birinde bir yerinde dedim sanırım, genellikle ya rasgele önüme çıkan ilk zımbırtıyı izliyorum ya da o ara neyle meşgulsem neye takıksam, içinde onu bulunduranı.. yani en azından buraya yazdıklarım için böyle, diğerlerini zaten hatılıyorum yazmaya gerek duymuyorum. (benncilecilecile)

huysuz müşteriye denk gelmedikçe yapmayı pek sevdiğim ve bir o kadar da yorulduğum garsonluğa deneyleri bitirmişken biraz da tesadüfen geri dönmüşken aklıma geldi, ben baya cafe/restoran üzerine birşeyler izledim yüksek lisans yaparken. baya bayaa teorisyen olabilirim mi ne bu konuda,  tezi böyle birşey üzerine yapsam zorluk çekmezmişim gibi sanki hatta galiba mı acaba (7numara izleyeyim ben ya da)

neyse, bloga birşeyler yazayım diye düşündüm aklıma bahsedebilecek birşey gelmedi. sonra neler var ki bur ara yayınlanan diye bakarken,şu gözüme takıldı http://www.mysoju.com/browse/food/ , dedim ooo, iyi ahkam keserim ben burdan. (pis fırsatçı)

Listedeki sırayla gidersem, izlediklerim/yorumlarım şöyle

Bambino!: king of baking seven, sevebilir belki, ben ona da buna da tahammül edemedim.bence matsumoto jun yüzünden, sizce neden olur bilemem. oysa karini de oynuyordu, love shuffle gazıyla buna başlamış olabilirim belki ondan böyle mıymıymıy buldum.


Hungry:

bana göre ikinci japon mıymıycısı mukai osamu var bunda da.ötekini pek izlemedim ama bu çocuk hep aynı surat hep aynı tavır, hep aynı tafra. listelere göre hep de popüler olmuş nerde başrol oynasa.
çemkirmeye çok kaptırdım galiba. konusu, pek başarılı aşçı&restoran sahibi annenin ressam babanın mıymıy çocuğu asi-can mukai-unuttum dizide adı neydi-  rock grubunun lideridir, bi türlü patlama yapamazlar derken annesi de ölünce "bilmem kaç yaşına gelince müzikte başarılı olamazsam restorana dönücem" sözünün bahsettiği yaşa geldiğini öğreniriz. meğerse bizim mıymıy pek başırılı bir aşçıymış. fakat parasal sebeplerden annesinin ünlü restoranını, "tadın vararak yemek yapmak&yemek yemek" kültüründen ziyade müşteri-müşteri-daha çok müşteri inancına sahip rakiplerine kaptırırlar.

müzisyende para ne arar tabi, dolayısıyla tek çözüm olarak ressam babanın deposunu restorana çevirirler, rakip amca bir türlü hazmedemez. mıymıy çocuğun üstüne gittikçe mıymıy çocuk silkelenir, burnu sürttükçe adam olur....
böyle 4-5 sap bi başlarına geçirmiyorlar tabi diziyi..çocuğumuzun "evlensek ya" yaşındaki sevgilisi, sebze meyvenin alındığı organik bahçesinin yemeğe düşkün üniversite öğrencisi kızı, mıymıy çocuğun karakter sahibi arkadaşları (hiç sevmemişim çocuğu ya,tey allaam) falan diyerek aşk-arkadaşlık-gelecek konularına da dokunduruyorlar. bi de antin kuntin fransız yemeklerini tanıtıyorlar.
zaten ilk bölümden gelişme ve sonuç kısımları tahmin edilebiliyor, bir de ben aralarını anlatmayayım di mi....


Le Grand Chef 2, Kimchi Battle:
kardeş kavgası da kimchi kavgası da kötü arkadaş. ben severim böyle yemeğin özü sudur, karıştırırken aklının göğe ermesidir içinin temizliğidir benzeri az biraz abartı felsefi yakıştırmaları. bu filmde de böyle birşeyler var, "abartı" kısmından hiç çekinmemiş sağolsunlar, ben bile izlerken doydum bu tür yaklaşımlara.
açıkçası ilkini daha beğendiğimi hatırlıyorum ama daha fazlasını hatırlamıyorum. 


Osen:
üstteki mıymıy çocuğu görmezden gelmek adına böyle şirincek bi hatunu olan bir dizi, biraz daha klasik japon mutfağı, sakin dingin bir restoran, sanatı ve içmeyi seven sahibi bu şirince, huysuzluk yapıp duran şehirden gelme mıy mıy çocuk desem yeter bence. üsttekinin aksine, sevmiştim ben bu diziyi.
geleneksel tarda şeyler sevenler de sevebilir sanki. geleneksel derken hayatı paldır küldür değil de biraz yavaş ve tadını çıkararak diye genişleteyim sanki (citta slow&slow food)


Lunch Queen:
Bunu da eğlenerek izlemiştim. hatırlamadığım bir sebepten öğlen yemeklerine çok düşkün olan pride'daki hatun (üşendim adına bakmaya) bir şekilde aile restoranına sahip 4 oğullu babanın gelini rolünde aileyle tanışır, nişanlım dediği hayırsız evlat, hemen akabinde restorandaki parayı çalıp toz olur, kız da işte bir şekilde ilk başta zorlama da olsa aileyle yaşamaya başlar. eğlenceli bir diziydi, daraltmıyorlar insanı abuk sabuk acılarla. omu-rice da ziyadesiyle önemli bir yere sahipti sanki

Pasta:
kore yapımı bu dizinin hem seveni çok, hem yazanı. bi de ben dahil olmayayım. yerden yere vurma ihtiyacımı da üstteki japonlarla giderdim zaten. gerçi öyle çok kötü değil, ama çok suni gelmişi bana.

Teppan Shoujo Akane:
japon cızbızcısı genç kız.
yani tam böyle değil de, böyle de aslında. annesi ölünce ünlü şeflikten elini ayağını çekip üsyüne bir de kaybolan baba sonrası en iyi teppanyakicisi olduğunu sanan kızı öyle olmadığını anlayıp babasının peşinden miydi en iyi olma sevdasına mıydı unuttum yollara düşer yanında da sakar kankasıyla. bazı bazı baydığı yerler olsa da eğlencelik sayılabilir... arada böyle yemek düellolarıyla, kankanın abuk sabuk eğlenceli halleriyle izledim işte.

Tea Fight:
Geçenlerde izledim bunu. algıda seçicilik, "çay" konusunda oldukça seçiciyim bu aralar. aslında bence gayet hoş başlayıp sonuna doğru nereden tutacağını şaşrımış bir filmdi.. hele ki o son "tea fight"ta... öyle kavga falan diyince dinamik bir film olduğu sanılmasın, durağan genellikle. birazcık böyle merak uyandırıyor sonra es geçiyor gibi de bir gidişatı var. japonyadan sonra tayvan ne alakaydı onu da merak etmedim değil.

hoşuma giden kısmı ise girişi. animasyonla siyah çay savaşlarının nasıl başladığını anlatıyor.
çok sevdiğim kısımsa, asyadaki az miktarda olan siyah çay tüketiminin bu hikayeye nasıl bağlanmış olduğu. inanmak istedim bu hikayeye :)



 evet biraz uzun bir giriş. bir an acaba anime miydi bu diye şüpheye düşmüştüm.

Bachelor's Vegetable Store:

bunun da sonunu getiremedim. ya aslında şöyle diyebilirim ki ben böyle güzel çocuk hatrına bişeyler izlemek için kart kaçıyorum. seven izlesin işte. (güzel de değiller ya diyip uzatmayacağım). gene bir dıramlar dramalar vardı sanki içinde. ama emin de değilim eni konu izlemedim.


çok mu japon işi dolu sanki?.. kore işi bir de "gourmet" diye bir dizi var ama açıkcası izledim mi izlemedim mi hatırlamıyorum, ve bir de yine koreden "terroir" diye şarap üzerine. ilkinden farklı olarak bu şarap üzerine olanı izlemediğime eminim ama.

izleyeyim bir ara dediğim ise Shota no Sushi ve Sushi Ojiler (valla sushi güzel bişey!)

bartender vardı bir de şöyle bir baktığım, ama animesini izleyip sevdikten sonra, bu uyarlamalar sevilmiyor sanki?

my name is kim sam soon ya da coffee princeten yeteri kadar bahsedilmiştir şu blog diyarında.
amaa.. bunların dışında, mesela hiç Antique Bakery'e bir laf edebilir miyim? hâşa!...


kıta değiştirirsek ise kitchen confidential var mesela aklıma gelen... tipik bir amerikan işi olarak, "mutfak ve insan ilişkileri"ni sex bazlı götürüyor. ama mutfağın o telaşlı, abuk sabuk espirilerin uçtuğu ve şefe bağlı olarak bazen agresif olan ortamını görebiliyorsunuz.

benim takip edebildiğim kadarıyla murat bozok, istanbuldaki restoranını ilk açtığı zamanlarda bu yönde bilgilendirici yazılar yazıyordu blogunda, artık epey meşgul olsa gerek köşe yazıları dışında çok güncellenmemiş ama ilgilenen olursa http://muratbozok.com



ve son olarak, ne yiyiyo la onlar diye gözü kalanlar için ise, tarifleri ve dizileri içeren şöyle bir site var, demin resim ararken rasladım http://www.kdramafood.com/

ne ararsan var bir yazı oldu. muhtemelen bir dahaki aya kadar esen kalınız hep "resutoran"larda yemeyiniz, mıncırız evdeki sebze meyve ne varsayı ...


Monday, July 9, 2012

ne diyosun?!



yazmış olmak için yayınlanan yazılardan biri.. evet,ne diyolar bilmiyorum, bünyedeki böyle sıkışmış şaşırmış haller işte.



rakıya ulaşmak böylesi zor olmamalı


bi de trişka demek istedim birden, diyim gitsin di mi, içimde kalmasın..  geçen gün de hoppala paşam malkara keşan sesleriyle uyandım zaten, beynim pek bi maziden çalışıyor sanki şu ara







****

çok boşa bi yazı oldu içim acıdı.

şöyle bir yazı yazmaya niyetlenmişim bir ara, resimlerini falan koymuşum. bakınca aa evet izlemiştim diyebiliyorum ama pek hatırlamıyorum. Kazoku no Uta imiş adı.

odagiri efendi zamanının çapkın ve popüler günümüzünse irezil rakçısı. rock felsefesi üzerine alıntılar yapıyordu sahi ünlü gruplardan bak o kısımları sevmiştim hatırladım. neyse,bu kafada yaşamaya çalışan (özgür-içinden geldiğince- inandığınca...) popüler kültür zımbırtılarına karşı duran bu sebeple menajeriyle kapışıp duran bir tip odagiri.


fakat geçmiş yakasını bırakmaz (hınhınhınnnn sinsi müziği)

dizi dizi çocuk bir de dede başına musallat olur. yani o musallat oldu sanırken aslında hayatına çeki düzen gelir. ama sonrasını hatırlamıyorum nasıl bir kafayla izlediysem artık izlememişim demek ki aslında.



rock'n roll baby!



Monday, June 11, 2012

It travel-vatan millet aşkına Yoon Kye Sang

saçma başlık oldu, ama böyle atmış bulundum kendisini. kişisel olan vatan millet kısmını geçersek niye "it" travel, niye "travels" değil de travel falan bilmiyorum,girişteki tanıtımdan uydurduğum kore ünlüleriyle gezi programı yapan bir seyahat acentası. ne kadar tutar bu atmasyon teorim bilmiyorum, içindeki adam kim onu da bilmiyordum zaten de bu yaz eve gidemeyecek olmak bana koyuyor, bunun aşkına izledim kendisini. bir de beni şaşırtır mı acaba diye... genel olarak avrupalı turistlerin ucuz hava yolları sayesinde antalya ve istanbula gelip geldikleri yer hakkında bilgi sahibi olmayı geçtim haritasına dahi bakmadan ahkam kesmeleri bitiriyor beni, o kadar abuk soru ve yorumlarla karşılaştım ki... ve izlemeye "koreli, beni şaşırt, geldiğin yere bakmış ol" diyerek başladım...
(benzeri saçmalığa bazı türk program sunucularında da raslamıştım zamanında)



ilk başta, evet biraz hayal kırıklığına uğradım, geliyorlar tipik ayasofya-sultan ahmet kehkeh yorumlar falan.. sonraysa öyle beklediğim kadar saçma yorumlar yapmadılar, ben de sevindim. düşündüm işte ooo oraya gitmeyeli şu kadar zaman olmuş,bi dahaki istanbula gelişte gitmeli, şurda bi han vardı nooldu ki, beri de bu vardı oraya da gideydi gibi... şu yukarıdaki yorumu da duyunca aferin kerata dedim.

bu arada, kim la bu diyenler varsa ben gibi, greatest love daki doktormuş google görsellerin dediğine göre. ben benzetemedim. tamam korelilerin hepsi aynı değil, o ayırdı yapabiliyorum genellikle, ama sorunum şu ki ben aynı insanın iki halini çoğu zaman benzetemiyorum, gidip başkası sanıyorum. sırf bu tv deki ünlüler değil tanıştığım ve sadece 2 gün gördüğüm koreli kızlar için de bu böyle. ben dikkatsiz, onlar süs püs tarz yapma şevkinde olunca böyle oldu. neyse, eskinin şarkıcısı bugünün oyuncusu abimizin derdi program esnasında çektiği fotoğraflarla bir kitap yayınlayabilmek imiş, ama fotoğrafçılığa yeni yeni heveslendiği için çok başarılı görmüyor kendisini. kim ki bu yoon kye sang diyince gördüğüm şu sitede adamın çektiği resimleri paylaşmışlar (otobüsle gezmişler ya, sevdim kokoşluk yapmayışını.her gelen yabancı minibüse ve şehirler arası otobüse binmelidir)


allahım o midye dolmayı yiyince gıda zehirlenmesi yaşamamış ya, daha ne isterim beklerim ben. lisanstayken işte bölüm kulübü olarak uluslararası basit bir organizasyon düzenlemiştik, sokakta gördüğü her gıda benzerine atlayan bir de japon kız vardı katılımcıların arasında, motivasyonunu takdir edip "kızım sen japonyada büyümüş avrupa hijyeninde serpilmiş bi hatunsun, dokunur sana bu kadar aburcuburun mikrobu bir günde" diyip durduysak da o kaşla göz arasında çocuk gibi lüpletiyordu bulduğunu, ama hepsinden sağlam çıkıp da taksimde sokak arasındaki seyyar midyeciden yediği midyeler kızın neredeyse istanbuldaki son yemeği olunca.. bilmediğim midyecide yedirmem turiste midye dolma, öyle bir tedbirim var kendimce


offf, anılağğğr a döndü yazı.. ikinci bölümünü bitirmedim ben daha,ilkinden daha iyiye benziyor ya da ben önyargımı yendim... izlemek isteyen olursa mysoju'ya türkçe altyazılı olarak koymuşlar

adamımız sanki git gide kendini fotoğraf konusunda da geliştiriyor:




o karşılaştıkları korelinin dediği de ne üzücüydü esasında, pamukkaleye gitmişler, su yoktu, beyaz değildi falan gibi yorumlarda bulunuyor haklı olarak... talan ettik doğayı, bkunu çıkarana kadar da farkına varmayacağız ne acı ki....

Saturday, June 9, 2012

vay korelim

şu ara yine sazanlık var bünyede. iğne deliği kameralara takıldım ve öyle googlelamış iken bu blogda gördüm ki elin korelisi yine önce davranmış, pazara ne de güzel bir ürün sunmuş keratalar




özetle, tek pozluk polaroid kartpostal yapmış adamlar. video biraz uzun, afrikaya yardım projesini anlatıyor kartpostaldan ziyade.


yarın unutmazsam marketten edindiğim bir kutu içecekle kibrit kutusundan kameramı yapmak gibi bir planım var. pin hole-iğne deliği kamera da ne olaki diyenler için de, hiç işte deli dürtmesiyle teknoloji bolluğunda ilk fotoğraf makinesi prensibine geri dönme diyebilirz sanırım.

çok muhteşem fotoğraflar çekilmiyor, hele de dijitalin o güzelim kolaylığına, çekmek üzere olduğun şeyi görmeye alışmışken, esasında bu iğne deliği kameralarda hesaplamak bir durup da düşünmek gerekiyor eğer gerçekten kafadaki bir kompozisyon çekilmek isteniyorsa, ha yok derdin bu değilse (ben gibi), lomo-vari şekilde (günümüzdeki adı instagram mı oldu acaba?) rasgele çekmek süpriz efektlerle karşılaşmak da mümkün. hareketli cisimleri ise net çekemiyorsun doğal olarak, pozlamayı biraz uzun tutmak gerekiyor pek, öyle saniyede üç beş kare keyfini hikayeciliğine pek el vermiyor

belki veriyordur? denemedim ki..

neyse, başka birilerinin daha canını çektirdiysem aşağıda nasıl yapılacağını anlatan bir video var. olmadı türkçe de bir sürü sitede anlatımı gözüme ilişti


 



hayır bu herşeyi kendim yapayım özentisiyle iyice çapulcu sanacak dışardan gören, ondan da çekinmeye başlasam mı acaba...