yıl 2012, malum marduk çarpışmasının saatler öncesi, sokaklar ıssız..
derken ıssız sokaklarda idrar kesesi ve motorlu engelli taşıtıyla
ilerleyen bir adam belirir, müzik dükkanında iki kişiyi görünce ayağa kalkıp içeri girer...
"ve olaylar gelişir.."
..değil tabi. hemen anlamıyorsunuz öyle hikayeyi. tamam 2012de başladı ama sonra siz deyin 1975, ben diyim '53, beriki desin 1999, yok yanlışın var 2009 diyeyim bense, '82de de anlaşalım.
fragmanda da dendiğin gibi bir şarkı, 4 nesil... ve 21 aralık geyiğine ne benim ne de japonların kayıtsız kalabilmesi. gerçi yoshiro nakamura ve koturo isaki benden çok önce davranmış o ayrı
(allahım yaa.. oturup geyiğin dibine vurasım var bazı japonlarla)
dünyanın sonu, müziğin zamansızlığı, kahramanlık, 5, insanlık, daha doğmamış punk, inanırsak olurlar, alakasız gözüken insanlar, kelime oyunları, tercüme hataları, sahneden atlama, nostradamus, cilala-parlat junior, korku hikayeleri, 6.his, amerikalıların beceremediği dünyayı kurtarma işine niyetlenen beyaz renkli ve takma bıyıklı hintliler, şahane şarkı ve sonunda da yukarıda yazdığım liriklerin açıklaması ile takip edemeyenler için tüm bağlantıların ortaya dükülüşü'dür filmin özeti. arada da bolca fish story dinletisi
görüntüler oradan oraya atlıyor, farklı hikayeler bir olacak yani bu kadarı belli, ve bence takip etmesi zor değil, ve hikayeler açık ve eğlenceli.
velhasıl kelam (insanın canı bu kelimeyi kullanmayı çeker mi ya?!?) yine de bir ordan bir burdan anlatan hikayeleri sevmeyecek kadar sabırsızsanız son beş dakikasını izleyerek başlayın ve başa sakinleşmiş bir şekilde geri dönün, buna rağmen eğlenirsiniz.
benim tavsiye ettiğim bir film fish story, ağır bir film değil, anime absürdlüğüne kaçmadan eğlendiriyor, baştan sona apaçık bir hikaye sunmuyor, tipler mal mal birbirine bakmıyor... ama, tavsiye ettin de kim izledi bunlar arasından derseniz sıfır muhtemelen derim. tavsiye konusunda mı-ikna konusunda mı, yok ikisinde de mi çok başarısızım bilemedim birden
-bence- benzer stillerde çalışan farklı sanatçıların çizimlerinin toplandığı bir kitap aslında bu the garden of eye candy (hani filmdir dizidir diye okunacaksa yazı, boşuna hayal kırıklığı oluşmasın).
kütüphanelerde veya kitapçılarda falan dolanmayı seviyorum ben. bırakılsam, tüm günümü geçiririm sıkılmam da. neyse, evin yakınlarındaki bir yere de gide gele, kitapları eşeleye dolana ilüstrasyonlar bölümüne raslayıp hayranı oldum.oradaki kitaplardan biri de çoğunlukla batıda yaşayan asyalıların çalışmalarına yer ayırmış olan (ya da benim aklımda öyle kalan) bu garden of eye candy,
gotik-şirin diye bir tarz yok ama böyle de genelleyebilirim,ama doğru tanımı yapamamış olmaktan dolayı da tıkanırım. şirin derken sweet/dreamy gibisinden, niye buna türkçe bir tanım bulamadım bilmiyorum... sanatçıları tanımak için güzel özet bir kitap, kendi adıma, bazısını hiç sevmedim bazısını pek sevdim..
(gerçi ben şu üstteki resmi kendi sitesinden değil cruststation'dan aldım,sanki genellikle moda biraz da pek güzel grafik tasarımcılarını falan özetlemiş)
ilk bölümlerine konusu farklı geldiği için şöyle bir başladım ama ilk sezonun sonuna doğru baktım ki ben pek sevmişim bu wilfredi, ve ikinci sezonda biraz daha bilinçaltıyla aileyle falan uğraşılırken bi çırpıda izleyivermişim.
başlarken diyeyim; esasında gayet ağzı bozuk, bazı bazı pis, ve 'erkek muhabbeti' denen şeyden içeren bir dizi. ama işte izledikçe, senaryo ilerledikçe bağdaştırıyorsunuz, özellikle ikinci sezona doğra (ve boyunca) wilfred'e dair bazı şeyler de açığa çıkıyor
kafası mütemadiyen güzel, hafiften de sapık, hayat boktan-yaşamana bak mottosunda bir köpek wilfred, ama köpek işte
sevinince kuyruk sallayan, pelikan görünce heyecanlanan, koku almazsa
yapamayacak(gerçi kendini hayatı sorgulamaya verecek), postacılara sinir olan (ama posta teşkilatının ulvi araştırmaları olduğuna inanan), kabus görürken
yerinden fırlayabilecek kadar sıradanlığında bir köpek..
depresyondaki ryan'ı bir şekilde yönlendirerek hayatını düzene oturtmasını izliyoruz gibi. ama wilfred iyi mi kötü mü, arkadan iş çeviren mi dost mu hep bi soru işaretleri de veriliyor bu düzen oturtulmaya çalışıldıkça. bu arada çok güzel "köpeklik"ler de var, tespitler de..."sanity and happiness are an impossible combination" alıntısıyla başlıyor zaten dizi, daha ne olsun (ki açılışlarda geçen alıntıların devamı burada).
ne bileyim şimdi aklıma gelmedi, bölüm özetlerine girmeden üzerine diyebileceğim birşey . her bölüm bir başlık altında inceleniyor, ve girişinde birinden o başlıkla ilgili bir alıntıyla başlıyorlar. biraz bilinçaltı-felsefe, biraz komedi bolca insan ve köpek ilişkileriyle devam ediyor
velhasıl kelam; some people can't handle vegas..you can
jason gann dan daha iyi bir wilfred, elijah wood'dan daha başarılı "nedir yani şimdi bu!?" boş bakışı atabilen yoktur inancına da sahip oldum sayelerinde
yapacak daha iyi bir şey yoktu, saati de denk gelmişken izleyip pek beğendim bu belçika-fransa, az biraz da kore ve isviçre işbirliğinden çıkma "animated documentary"i. bilemedim bunun bir türkçesi var mı, adamın hayatı üzerinden koredeki savaş sonrası epey yüksek sayıdaki ailesiz çocuğun amerikalı bir hayırsever(?!) öncülüğünde akın akın amerika ve avrupada evlat edilişinin hikayesini animasyon, ve adamın günümüzdeki ve çocukluğundaki video ile fotoğraflarının birleştirilerek anlatıldığı bu filmin sınıflandırması olan tanımın.
öeyh bi bitiremedim cümleyi. çoğunlukla animasyon biraz fotoğraf biraz da video yani. evlat edinilmek ne demek, bambaşka bir kültür ve ırktan geliyorken uyum nasıl sağlanıyor, evlat edinilenin aklından neler geçer bunları anlatıyor 75 dakikada.
film (diyelim kısadan, geçelim?), aslında jung'un çizgi romanlarının, yine kendisinin kimliğini aramaya 44 yaşında koreye ilk defa dönmesi sırasında çekilen görüntlerle birleştirilmiş hali.
"bal renkli" jung beş yaşında korede bir polis tarafından sokakta bulunuyor, yetimhaneye veriliyor ve sonra amerikalı misyonerlerin kurduğu dernek sayesinde, oturdukları yerde koreli çocuk evlat edinme modası olan belçikalı bir aile tarafından evlat ediniliyor, fakat bu modaya kaptırmış ailelerden biraz farklı olarak geldiği yeni ailenin hali hazırda 4 pembe-sarı boy boy çocuğu var. baba yumuşak, anne ise tüm gününü çocukların koşuşturmacası arasında geçiren bir çokları gibi biraz asabi ve sabırsız. yine de bebek olarak evlat edinilen yeni koreli kardeş gelene kadar keyfi yerinde sayılır jung'un, sonrasında ise beni kimse sevmiyor sorgulamaları, haytalıklar, kendini sevdirmeye çalışmalar gizliden, ergenlik, arkadaşlık, büyüme gerilimleri şeklinde kısaca.. aynı zamanda evlat edilmenin ona kattıklarının farkında jung, en azından karnım tok sırtım pek düşüncesinde
anne arada huysuzlansa da diğer çocuklar ayrımcılığa gitmeye kalkışsa da kardeşlerin özellikle büyük kızın jung u sahiplenişleri çok şekerdi, mesela fragmanda da var, jung kızın eteğinden taş atıyor sonrasında kızlar pis asyalı gibisinden ırkçılık yapmaya kalkışmışken caroline mıydı adını unuttum büyük kız sen benim kardeşime nası öyle dersin diye hemen savunuyor, kızlar nereden de kardeşin oluyor senin diyince görmüyor musun ne kadar benziyoruz ikimiz de düz saçlıyız mı ne öyle bişey diyordu ki yirim böyle kardeşleri
gerçek yaşanmışlıkların yanı sıra, jung un kabuslarının ya da hayallerinin yansıtılışını da beğendim ben.
ve bir de sonradan hikayeye dahil olan müzisyen bu aile var. jung, kasabalarındaki tek koreli arkadaşı sayesinde bunlara çizimlerini göstermeye gidiyor. o, ortamın kore kültürü taşıyan atmosferinden etkileniyor, bu çift ise jungun çizimlerinde yakaladıkları kore yansımalarına şaşırıyorlar.
bir kaç ay önce konuyla gayet alakasız bir sebepten google dan etraftaki
dernekleri arıyordum, o ara gözüme koredeki ailenizi mi
arıyorsunuz temalı dernekler çarpmıştı (http://www.kimchi.ch/ derseniz tabi yanlış anlarım sizi). ilginç bulsam da sıradan bir insan gibi
önemsememiştim izlerken alakayı kurdum. aslında en basidinden açıp wikipediayı baksam neler 1neler2 var imiş... malum kore şusu busu izleyenler farketmiştir anan baban sağ mı sorusu kız istemede kutsal bir yere sahip. sonra da öz koreli misin, içinden min gibi şeyler önem tutuyor sosyal statüyü belirlerken..
wiki'de de çok acı yazmışlar ya..
"In addition, most Western countries started to face a shortage of healthy, domestic babies available for adoption in this period, as a result of social welfare programs, legalized abortions and use of contraception. Many Western couples became open to the idea of adopting children from abroad.
This was the start of a popular trend which is still present today, as the demand for babies by infertile, upper- and middle class couples in the West is rising (Jang, 1998). The procedure of international adoption is today a growing and often favoured method for couples to build their families and new countries are constantly opening up for international adoption, both as sending and receiving countries"
kore savaşından 2000lere kadar yaklaşık ikiyüz bin çocuk "batıda" evlat edilmiş, bu sayı azalsa da günümüzde korede doğan her 250 çocuktan biri amerikalı bir aile tarafından evlat ediliyormuş. bunlar işin ruhsuz sayısal kısmı, bir de o batıya uyum sağlayamayıp intihar eden yüksek bir oran var evlatlıklar arasında. böyle işte. bilmem koreliler ne kadar önemsiyordur, ama üzüldüm ben ilk evlat edilenler adına, jung'un filmin sonunda bahsettiği kasabasındaki diğer koreli çocuklar adına..(spoilera kaçmadan anca üzüntü sunabiliyorum sanırım?)
bu dışlanma konusu açısından sakamichi no apollon aklıma geldi. animasyondan girmişken değinesim geldi.. kardeşleri kabullense de kendini dışlanmış hisseden çocuk vardı,olay korede değil japonyadaydı ama sene yine 60lardı galiba. bunu da pek tavsiye ederim buraya kadar okuyan olduysa..
çok uzattım.
annesiyle kavga ettikçe öz annesini arıyor jung, ve çizimlerle kendine ideal bir dünya kursa da jung onun için hikaye mutlu sonla bitiyor diye sevindireyim potansiyel izleyicileri
facebook sayfasına da bi dolu resim koymuşlar üstteki gibi, ön izlenim edinme açısından bakmak isteyen olursa... bilmiyorum zira internette var mı ya da belçika ve fransa dışında gösterime girer mi diğer ülkelerde.
ve bir de... resmi site niyetine bir blog u var animasyonun. içinde "making of"ları var. ben bunları izlemeyi sevsem de ancak fransızca bilenler için şimdilik bunlar
her filmin vardır bir kilit cümlesi. kilit demeyeyim de akılda yer edici bir repliği.. survive style 5+ için de hayattaki amacını sorgulatan(?)bu cümle filmin en hatırlanası repliklerinden, bence bu ve "come baby, come come baby"
çok renkli bir o kadar da absürd bir japon filmi survive style 5. 5 grup karakter var, bunlar etrafında dönüyor dolaşıyor kesişiyor hikaye. daha doğrusu 4 grup ve bunları bağlayıcı beşinci kiralık katilimiz.
benim favorim ölmeyen, ölmedikçe gömülüş şekline göre güçler kazanan ablayla sevgilisi mi kocası artık neyse o. diğerleri de bir hipnozcu, onun acayip bi espri anlayışına sahip reklamcı metresi, ingiltereden ithal katil ve onu getirten tercümanı, hipnozun etkisiyle kendini kuş sanan baba ve ailesi ve de hangisi daha abuk bilemediğim 3 hırsız... gerçi absürd dedim de genel bir mesaj içermiyor değil film, o kadar saçmalamamışlar
renklerin, müziğin ve ritmin güzel ayarlanmasında ise kesinlikle yönetmenin aslında reklamcı olması yatıyor, ama neyin kafası sorusunu cevaplamaya yeterli bir bahane değil bu.
"come baby"
kuzum siz ne içtiniz derdim belki ama en azından gen sekiguchi ve tada taku ikilisinden çıkan şu reklamı izledikten sonra aslında o reklamcı karaktere çok da şaşırmadım
öyle işte. japonların absürdlemesine dayanabilen, bunu sevenler için ideal ve renkli gayet.